11 Şubat 2021 Perşembe

 mustafa kutlu- ya tahammül ya sefer




ya tahammül ya sefer, birbiriyle ilintili küçük hikayeciklerin, bütünde büyük hikayeyi oluşturduğu, mustafa kutlu kitabıdır. 

1983 yılında yayımlanmış olmasına rağmen günümüz siyasi konjonktürü ve onun siyasi aktörlerine dair güncel ve yerinde tespitler barındırmaktadır. yazarın neredeyse 30 yıl öncesinden günümüzü okuması sanatçının basireti, ufku, vizyonuyla açıklanabilir. kitabın çok okunması ve 32 baskı yapması da bunun bir neticesi.

hikayede babalar ve oğulları arasındaki nesil çatışmaları ana temalardan biri sayılabilir. bunun yanısıra gençliğinde dava peşinden koşan, samimi, idealist gençlerin üniversite hayatından sonra dünya meşgalelerine dalmaları sonucu eski değerlerini, hassasiyetlerini unutmaları ve dört bir tarafa savrulmaları da ana temalardan bir diğeridir. dünün samimi dava aşıkları, bugünün dünyanın rengine kanmış, masa-kasa-nisa şeytan üçgenine mağlup olmuşlarıdır.

hikaye kişileri kısaca;

asım: eskilerin anadoludan gelen idealist, muhafazakar genci, şimdilerin seküler yaşam tarzına sahip, oportünist iktisat profesörü.

yunus: eskilerin yoksul ve imanlı avukatı, şimdilerin ikbal için eşinin başındaki örtüyü çıkarttırmış zengin siyasetçisi, vekili ve hatta bakanı.

murat abi: dava adamı. fakir kalmış kendini yenileyememiş, arkadaşları teker teker davayı terkedip mal, makam, mevki edinirken, kendisi yeni dünyaya ayak uyduramamış, evlenmemiş, yoksul kalmış. şimdilerde yayınevi sahibi ama borçları yüzünden yemek kitabı çıkarıp, çok satılmasını bekleyip, borçlarını ödemenin hesabını yapıyor. bunu yaparken de delikanlılığına laf gelmesin diye takla atıyor. işte yemek meselesi bu kadar önemli, milletlerin hayatında yemeğin yeri ve önemi vesaire. dolayısıyla hem kendine itiraf edememekte yaptığı işi hem de hem kendisini hem etrafındakileri kandırmakta.

ilhan: profesör asımın oğlu. içine doğduğu ailenin çağdaş, seküler hayat tarzını beğenmiyor. arayış içinde. muhafazakarlığa göz kırpıyor. babasının geride bıraktığı değerleri ihya peşinde. babasının toy (!) zamanlardaki yolundan gidiyor. babası içten içe anlıyor durumu, seviniyor ve fakat kendisine dahi itiraf etmeye çekiniyor.

dava delisi kerim: kundura tamircisi, saf, fedakar anadolu delikanlısı. gençliğin  gidişat fotografını çekmekle meşgul. sosyolojik değerlendirmeleri tam isabet.

hikayede retrospektifler, günümüz anlatımları ve gelecek tasvirleri var. postmodern sayılabilecek anlatım teknikleri var. misalen; hikayenin kurgulanış biçimi, anlatım teknikleri, hikayenin anlatımındaki bakış açısı değişiklikleri, zaman zaman yapılan kaynağı belirtilmemiş alıntılar vs.

iktisat profesörü asım gençliğinde bir medresede çıkarılan bir dergi etrafında toplanan idealist gençlerden biridir. davaları vardır ve bu dava uğruna mücadele etmektedirler. asım her türlü fedakarlığı yapmaya hazırdır. parlak ve idealist bir genç olması hasebiyle gelecek vadetmektedir. bir fabrikatörün alımlı kızına gönlünü kaptırmasıyla birlikte çocukluk ve gençliğinde yaşadığı hayatı terketmek durumunda kalır, makas değiştirir, sınıf atlar. şimdilerin röpdoşambrlı zengin, laik, seküler hayat yaşayan, aynı zamanda geçmişteki sıkı zamanlarına, idealist ve samimi düşüncelerine özlem duyan birisidir. geride bıraktığı dünyadan arkadaşlarını gördüğünde veya anımsadığında içi cız eder. ne var ki samimi arkadaşlarından çoğu da onun gibi gömlek değiştirmiştir ve yeni dünyalarında mesut olmasalar bile yaşamaya çalışmaktadırlar.

hikayedeki dramatik kurgu ve çatışma, asımın oğlu ilhan karakteri üzerinden gelişmektedir. hikayenin tabiri caizse hikayesini ilhan etrafında olup bitenden öğrenmekteyiz. ilhan burda merkez konumdadır ve etrafında olup bitenleri öğrenmemiz için hikayede fener görevi üstlenmiştir. 

profesör asım'ın oğlu ilhan, henüz ergenlik yaşlarındadır ve anne-babası merkezinde gelişen hayatından memnun değildir. yaşanan seküler yaşam tarzını sıkıcı, yapay bulmakta ve kendini bu dünyaya ait hissetmemektedir. ne var ki gençtir ve henüz bunlara alternatif olacak bir yolu yordamı felsefesi yoktur, gelişmemiştir. ilhan tepkiseldir, aykırıdır, sancılar çekmektedir. bir gün her ne olduysa babasının kütüphanesine dalmasıyla babasının gençliğinde okuduğu, beslendiği, zihnini şekillendiren kitaplarla, dergilerle, fikirlerle tanışma fırsatı bulur ve bunları kendine yakın hisseder. okudukça, tanıdıkça ailesinden ve anne-baba-ablasının yaşadığı seküler, çağdaş hayattan daha fazla uzaklaşır. 

ilhanın beslendiği kaynaklar, daha önce babasının da beslendiği fikri kaynaklardır. bu kaynaklar daha ziyade milliyetçi-muhafazakar sayılabilecek bir müktesebata sahiptir. bu kaynaklarda kavram setleri olarak; dava, cemiyet, fikir, ideal, fedakarlık, çalışmak sayılabilir. 

ilhanın yürüyecek yol bulma arayışları bize profesör asım ve arkadaşlarının da vakti zamanında yaşadıkları hakkında ipuçları verir.

hikayedeki profesör asım ve bakan yusuf kişileri, o dönemde taşradan merkeze okumaya ve buraya yerleşmeye gelen muhafazakar gençlerin numuneleri konumundadır. burada eski bir medresede kendilerine fikir ve yaşayış olarak oldukça benzeyen gençlerle memleketi kurtarma peşinde koşmaktadırlar. ne var ki hayat uzundur ve hayatın da onlar için hazırladığı sıkı imtihanlar vardır. 

ez cümle, netice olarak; ya tahammül ya seferi', sezai karakoç'un "masal" şiirinin tefsiri olarak da okumak mümkündür. şiirde de batıyla savaşmak için gönderilen oğulların, teker teker yenilerek dönmeleri anlatılır. şiirde çocuklardan her biri zayıf noktasından yakalanarak batının değerlerine mağlup olmaktan kurtulamaz. kimi statü ile kimi iktidarla kimi sermayeyle kimi kadınla aldanır ve mağlup olarak döner. 

yine aynı şekilde ya tahammül ya sefer, günümüz islamcılarının davaya mücahitlik iddiasıyla başlayıp, yarışmayı muktedir ve müteahhit olarak sürdürmelerinin de bir hikayesi olarak okunabilir. kutlu'nun 1983 yılından bunu görüp, doğru okuması, sanatçıdaki uzun farların keskinliğiyle açıklanabilir.

son olarak; hikayede ilhan'ın, babasının gençliğinde yürüdüğü, şimdilerde ise terkettiği yoldan yürümeye karar vermesi, bana nuri bilge ceylan'ın ahlat ağacı filmindeki baba oğul hikayesini anımsattı. filmde baba, yıllardır herkesin tepkisine aldırmadan, su çıkmaz bir toprakta kuyu kazmaktadır ve suyu çıkaracağına inanmaktadır. oğlu da başlarda herkes gibi babasını eleştirir ne var ki baba tam kuyu kazmaktan vazgeçtiğini açıkladığında oğlu bu fikre tahammül edemez ve filmin final sahnesinde, oğulu babasının kaldığı yerden kuyuyu kazmaya devam ederken görürüz. bu yönüyle ya tahammül ya sefer hikaye kitabındaki baba-oğul ilişkisi ve de devamlılığının aynısını, ahlat ağacındaki baba ve oğul ilişkisinde de görmemiz mümkün.

kim bilir belki de çoğumuz, başlarda şiddetle karşı çıksak da sonralarda, babalarımızın hayatını yaşamaktan kendimizi bir türlü alamıyoruzdur...

kitaptan kısa...

''sabahı beklemeyiniz dostum geceden yola çıkınız. olur ki uyuyakalırsınız. sırtınızdaki çıkında ebedi gayeninin dürülmüş azıkları varsa ne mutlu size. gece serindir, yapraklardan süzülen yel gözlerinizdeki yaşları kuruturken ruhunuzda kâinatın derin sessizliğini taşıyarak sabaha doğru yürüyüp fecri başlatınız.

cemiyetin vahşi, zehirli bitkilerle dolu, her dalında uğursuz baykuşların manasız telkinler yaptığı sık ağaçlı ormanlarında çetin yolculukların başlangıcı için sabahı beklemeyiniz. sabahı beklemek öğleni, öğleni beklemek akşamı beklemek gibi bir ruh gevşekliğini doğurur.

beynimizi tırmalayan zaruretleri mi hatırlatıyorsunuz. evet hayatın zaruretleri ayaklarımıza dolanmış zincirlerdir ve ıstıraplarımıza çeşni katarlar. fakat bu vahşi sahayı geçmek için hiçbir zaruret kâfi bir mazeret değildir. ruhumuzu aldatmayalım, ebedi gayeye ihanet etmiş oluruz.

durduğumuz noktada inançlarımızın eskidiği, yabancılaştığını hiç tecrübe etmediniz mi? en acı kayıp budur: gerilemiş ruhların mütemadiyen tavizler vererek hayatla, zaruretle uyuşmaları...'' s.50

ha bu arada yine kitaptan:

"Ne kaçıp gitmek, ne ekip biçmek. Sefer de içim­de, tahammül de." s.123

30 Eylül 2015 Çarşamba


ahmet ümit- beyoğlu’nun en güzel abisi



roman, ahmet ümit tarafından 2013 yılında yazılmıştır. polisiye bir romandır.

yılbaşı gecesi, tarlabaşı’nda öldürülen bir mafya mensubunun cinayetini çözme çabası, romanın konusunu oluşturur. cinayeti çözmekle görevli kişiler; -ahmet ümit’in diğer  romanlarında olduğu gibi-  başkomiser nevzat, yardımcıları ali ve zeynep komiserdir.

romandaki tarlabaşı tasvirleri, sokak hayatı, sokakların görünmez kuralları, mafya arasındaki racon kesmeler, hesaplaşmalar, gece hayatı, gazinolar, eğlence hayatı, mafya alemindeki efsane aşklar, kadın savaşları, madde bağımlısı çocuklar… akılda kalıcı bir anlatımla, okuyucu zihninde hayat buluyor.

romanı okurken aklıma önceki yıllarda izlediğim ejder kapanı filmi geldi. bu filmde uğur yücel başkomiseri, kenan imirzalıoğlu ve berrak tüzünataç da yardımcılarını oynuyordu. film ile roman arasındaki benzerlikler dikkatimi çekince romanı bitirdikten sonra film ile ilgili, netten şöyle kabaca, bir araştırma yaptım. filmin senaryosundaki karakterlerin daha önce yazılmış olan ahmet ümit romanlarındaki karakterlerden aparılmış olabileceği ile ilgili birkaç yazıya rastladım. hafızamın beni yanıltmamış olmasına sevindim.

genel olarak cinayetin işleniş biçimini, komiserin çözmeye dair çabalarını, katili ortaya çıkarmaya dair ipuçlarını zekice ve yaratıcı bulmadığımı söylemeliyim. katilin kimliği ve cinayeti neden işlediği de beni tatmin etmedi açıkçası. ahmet ümit’in üslubunun da yaratıcılıktan uzak olduğunu  ifade edeyim. bir olay yeri kamerasına yansıyanlar edasıyla anlattığı romanına bir yaratıcı yazarlık sosu, bir kurgu çeşnisi katmayı becerememiş zannımca. yani romanı okuduğumuzda polisiye olması ve diğer romanlarıyla aynı olan kahramanlarını bir tarafa bırakırsak; metin bize ahmet ümit’e ait olduğunu fısıldamıyor. ahmet  ümit kendine ait bir üslubu olduğunu, bu romanda okuyucuya gösteremiyor. bu yönüyle bana yaratıcılıktan ve üsluptan yoksun bir roman gibi geldi; beyoğlu’nun en güzel abisi.

romanla ilgili beni rahatsız eden diğer bir şey de; romanın ismi: beyoğlu’nun en güzel abisi. yazar romanın birden fazla yerinde kendisiyle özdeşleştirdiği roman kahramanı başkomiser  nevzat’a bu sıfatı uygun görüyor. bunun kendisine beyoğlu esnafı tarafından verilmiş bir lakap olduğunu gerçeklikten uzak bir anlatımla anlatmaya, okuyucuyu buna inandırmaya çalışıyor. ben ise bunun yazar ahmet  ümit’in kendi romanında, kendi piar’ını yapması olarak okudum nedense. yazarın “beyoğlu’nun en güzel abisi” sıfatını, bundan sonraki hayatında anılmak istediği bir lakap olarak kurguladığını düşünüyorum. nitekim bu şüphem de gerçeğe dönüşmüş durumda. sosyal medyada, orda, burda  ne zaman ahmet  ümit adı geçse; hemen arkasından “beyoğlunun en güzel abisi” ünvanı yapıştırılır oldu. kendi doğal mecrasında, kendiliğinden oluşabilecek bir “tanımlamaya” yazarın bile isteye ve göstere göstere müdahalesi, yazarın kendisine verilecek sıfatı bile okuyucuya bilinçli olarak dayatma çabası bana ahlaki, -en hafif tabiriyle- şık gelmedi açıkçası.

romanı okurken ve sonrasında edindiğim izlenim; ahmet ümit, romanı çok satsın ve gündem oluştursun diye türkiye’de ne kadar netameli konu varsa hepsini romanına  boca etmeye  çabalamış. bu yönüyle yazarın bu romanını, sinemamızın düşünceli çocuğu mahsun kırmızıgül’ün filmlerine de benzetmedim desem yalan olur. mahsun kırmızıgül de filmlerinde toplumun ne kadar kanayan yarası, ne kadar ihmal edilen mevzusu varsa işlemeye bayılır ya…

bu iddiamı desteklemek adına; romandan çıkardığım bazı temaları başlıklar halinde kısaca sıralayayım:

gezi parkı: sokak çocuklarının ağzından gezi parkı direnişi. geziye katılanlar çok cesurlarmış, yiğitlermiş, kahramanlarmış. tarlabaşı'ndaki çocuklar, kendilerine mesken tuttukları gezi parkında artık uyuyamıyorlarmış; çünkü ağaçlardan gezi direnişi sırasında ölen kişilerin sesleri, uğultuları sabaha kadar parkı inletiyormuş. (geziye selam)

6-7 eylül olayları: 1955 yılında, demokrat parti iktidarında kıbrıs’taki türklere, rumlar  tarafından yapılan zulme tepki olarak başlatılan ve iki gün süren istanbul’daki rum, ermeni ve yahudi azınlıklarının dükkanlarını, evlerini, mallarını talan olayları. yazar sevgilisi evgenia’nın teyzesini yurtdışından getirerek romanına konuk etmiş ve ondan 6-7 eylül tecrübelerini kısa ve yüzeysel olarak, çeşni babında aktarmıştır. (avrupa’ya, azınlıklar’a,  gayr-ı müslimler’e selam)

namus cinayetleri-kadına şiddet: babadan zengin bir stk yöneticisi kadın aktivist, tarlabaşı’nda kurduğu sığınma evinde; şiddet gören ve/veya  namus cinayetine kurban gitme ihtimali olan kadınları, evsiz çocukları, eşcinselleri, travestileri -velhasıl ne kadar toplum mağduru kişi varsa-  ücretsiz, vicdan namına kabul ediyor. bu ev o kadar renkli, mutlu, huzurlu ki… (sokak çocuklarına, feministlere, kadın/namus cinayetlerine, lgbt’ye selam)

kentsel dönüşüm: tarlabaşı’nın kentsel dönüşümü kapsamında ortaya çıkan rant  üzerinden iktidar eleştirisi. mafya üyeleri, evleri mahalleliden cebren, hile ve tehditle alıyor, sonradan bu evleri ederinin çok üstünde bir müteahhide müteahhitlere satıyor, olan gariban mahalleliye oluyor.  tepedekilerin ise keyfine diyecek yok… (iktidarı sevmeyen bütün muhalif güçlere selam)

özetleyecek olursak; romanda biraz gezi parkı, biraz azınlıklar bağlamında 6-7 eylül olayları, biraz evsiz kadınlar, kadına şiddet, namus cinayetleri, lgbt hakları, biraz sokak çocukları, biraz tarlabaşı, biraz kentsel dönüşüm, rant. çokça herkese selam çakma, göz kırpma gayreti ve telaşı, çokça iktidar eleştirisi…

yukarıda zikrettiğim başlıklar sadece ilk bakışta dikkatimi çeken başlıklar. daha titiz bir çalışmayla bunlar derinleştirilebilir. kanımca ahmet ümit, toplumun ne kadar çok kanayan yarası varsa, romanına malzeme olarak kullanmaya bir hayli heveslidir. Bunun arkasında yatan motivasyonun birden fazla sebebi olabilir. bu her şeyi anlatma çabası, romanı dağınık kılmış, romanı bütünsel bir  yapıdan ziyade, parça parça kolajlardan oluşturulmuş bir yamalı bohçaya dönüştürmüştür.

ez cümle, beyoğlu’nun en güzel abisi romanına baktığımda zekice kurgulanmış bir cinayet  romanından çok, her tarafa mesaj verme kaygısıyla oluşturulmuş, siyasi alt metni olan bir roman görüyorum.



30 Mayıs 2013 Perşembe

sabahattin ali - içimizdeki şeytan



sabahattin ali okumayı severim. bu olumlu ön kabulle "içimizdeki şeytan" kitabını okumaya başladım. ama üzülerek söylemeliyim ki "içimizdeki şeytan" bir "kürk mantolu madonna" veya bir "kuyucaklı yusuf" değil.

sabahattin ali okumak, şüphesiz insana  değerli ve nitelikli bir metin okuyor hissi uyandırıyor. ne var ki bu romandaki hikaye kurgusunun beni tatmin etmediğini söyleyebilirim. daha iyi kurgulanmış, işlenmiş bir olay örgüsü beklerdim açıkçası. hikayenin kendisi dahil, kahramanlar arasındaki bazı diyaloglar olmamış izlenimi uyandırıyor. en azından sabahattin ali standartlarında değil. romanı okurken yer yer olmamış dediğim, gözüme batan, yerine oturmayan bazı şeyler olduğu hissine kapıldım. itiraf etmeliyim ki bu hisler azdan biraz daha fazlaydı.

"içimizdeki şeytan" 1940'lı yılların anlatıldığı bir roman. bir devlet kurumunda zoraki çalışan ömer ile konservatuvar öğrencisi macide arasında vuku bulan imkansız bir aşk hikayesidir anlatılan. ömer'in macide'ye arkadaşlık teklif ettiği ve özetle "seni seviyorum"  konuşması hem doğallığı hem de samimiyeti sebebiyle türk edebiyatına damga vuracak konuşmalardan birisidir. tekrar tekrar okunulası bir "sevgi" serenad'ıdır.  (gençlere bu kısmı okumadan görüşmelere gitmemeleri şiddetle tavsiye olunur s.80-81)

ömer, sabitesi olmayan, değişken bir karaktere sahiptir. buna karşılık macide ve ömer'e alternatif kurgulanan bedri karakteri oldukça ağırbaşlı, mantıklı kişilerdir. ömer ile macide evlenirler. ne var ki evlilikleri ancak üç ay sürecektir. zira ayrı dünyaların insanlarıdırlar. karakterleri birbirine zıt özelliktedir. aralarındaki tek bağ sevgidir. bu sevgi de maalesef karın doyurmamaktadır. netice olarak ömer, çareyi halen çok sevdiği karısını,  macide'nin liseden müzik hocası olan bedir'e bırakarak ortadan kaybolmakta bulur. ömer, karısını o kadar  çok sevmektedir ki onunla yaşayıp, onu mütemadiyen mutsuz etmek istememektedir. bunun için kendi sevgisini feda eder ve isterse bedir'in karısıyla evlenebileceğini bile söyler. romanın sonunda da macide ile bedir, ömer'in aradan çıkmasına adeta sevinmiş gibidirler ve evlenme planları kurarlar. romanın özellikle bu kısmını çok inandırıcı bulduğumu söyleyemem. hatta romanda beni en rahatsız eden yerlerden biri de bu kısım oldu. yazarın bu senaryosunun türkiye toplumundaki değerlerle, aile yapısıyla bağdaşabileceğini söylemek oldukça güç. yazarın bunu bilmiyor olması ve düşünmemiş olması da bence düşük bir ihtimal. sabahattin ali, roman değil de; kağıt üstünde bir piyes ve yapay diyaloglar yazmış gibidir. 

macide'nin, ilk olarak ömer'in daha sonra da bedir'in evlilik tekliflerini hiç düşünmeden, nazlanmadan kabul etmesinin bu romana özgün olduğunu ve beni okurken keyiflendirdiğini söyleyebilirim. ama bu davranışın inandırıcı ve gerçekçi olmadığını da teslim etmeliyim.

"içimizdeki şeytan" ikinci dünya savaşı öncesinde türkiye'deki aydınların, sanatçıların durumlarını betimlemesi açısından önemlidir. romanda ismi geçen şairler, yazarlar ve gazeteciler durmadan birbirlerinin arkasından konuşan, birbirilerinin kuyusunu kazan kişilerdir. sabahattin ali,  bu zevatı özellikle menfaatçi, düzenden yana yer alan, sığ kişiler olarak göstermeyi tercih etmiştir. roman yazıldığı dönemde çok tartışılmış, hatta romanda eleştirilen aydınlardan bazılarının necip fazıl ve nihal atsız olduğu bile söylenmiştir. romanda türkiye toplumundaki aydın ve sanatçı kesime sağlam eleştiriler vardır.

romana ismini veren "şeytan" bir leitmotif'tir. roman başkişisi ömer, kitap boyunca  başına gelen kötülüklerin, aksiliklerin, olumsuzlukların sebebi olarak şeytan'ı gösterir. romanın sonunda kendisiyle yüzleşme cesareti göstererek bunların şeytanın değil kendi suçu olduğunu itiraf eder. şeytandan bildiğimiz şeylerin aslında kendi tembelliğimizden ve cahilliğimizden olduğu tespitinde bulunur. bu sav'ını temellendirdiği paragraf aşağıdadır:

"isteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mes'ulünü bulmuştum: buna "içimdeki şeytan" diyordum.
müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. 
halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... "içimizdeki şeytan" pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... "içimizdeki şeytan" yok... içimizdeki aciz var... tembellik var... iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.."

"içimizdeki şeytan" romanında sabahattin ali klasına yakışır tarzda kişisel- toplumsal tespitler, eleştiriler, yargılar ve aforizma niteliğinde sözler fazlasıyla mevcut. roman boyunca sabahattin ali'nin muhalif bakış açısını gözlemek mümkün. roman, barındırdığı teknik kusurlara ve yer yer inandırıcılık problemlerine rağmen "bir sabahattin ali romanı" markası taşımakta ve bu yüzden de okumaya değer niteliktedir.

24 Mayıs 2013 Cuma

ivan gonçarov - Oblomov


rus yazar gonçarov, "oblomov" kitabını 1800'lü yılların başında yazmış, kitap yazıldığı dönemde büyük ses getirmiştir. hatta bir söylentiye göre o dönem rusya'da "oblomov" okumayan kimse kalmamıştır. peki nedir gonçarov'un  başarılı bir şekilde anlattığı ve okuyan herkesin bam teline dokunan şey: tembellik !

yazar oblomov karakterini o dönem sovyet rusya'sının içinde bulunduğu durumu anlatmak için kurgulamıştır. oblomov'un karakteristik özellikleri; tembel olması, üzerinde sürekli bir atalet taşıması, yarının işini asla bugünden yapmaması hatta yarın geldiğinde de yapmaması, sürekli kafasında problem taşıması ama bu problemi çözmek için yerinden bile kıpırdamaması, mütemadiyen dünyanın zorluğundan ve kendi şanssızlığından yakınması ... bu özellikler uzatılabilir.

gonçarov'un oblomov'a alternatif olarak kurguladığı ve oyunu ondan yana kulladığı roman kişisi ise Ştolts'tur. Ştolts bir almandır. avrupalıdır. bütün avrupalılar hatta batılılar gibi çalışkan, hırslı, düzenli, disiplinli ve tez canlıdır.

yazar rusya-avrupa ve doğu-batı kıyaslamasında tarafını avrupa ve batı olarak seçmiştir. oblomov karakteri üzerinden sovyet rusya'yı, toprak sahiplerini, rusya'da modası geçmiş burjuvalığı, doğuştan soyluluğu kıyasıya eleştirmiştir. özet olarak söylemek gerekirse yazar oblomov üzerinden oblomovka'yı yani rusya'yı yerden yere vurmaktadır. bu yüzden yazıldığı dönemde büyük ilgi görmüş ve "oblomov" kitabı elden ele dolaşmıştır. Oblomov kitabı uyuşukluğa, hareketsizliği, tembelliğe ve atalete açılan bir savaş niteliğindedir.

kitap altı yüz sayfadan müteşekkil olmasına rağmen kitabı neredeyse üç dört oturumda okuduğumu söyleyebilirim. kitap çok akıcı. tercüme sabahattin eyyüboğlu'na ait. dil ve tercümeyi çok iyi bulduğumu söyleyebilirim.

kitabın beni çeken en güçlü tarafı, klasik olacak belki ama beni anlatması. ben de kendi çapımda bir oblomov olduğumu söyleyebilirim. üzülerek söylemeliyim ki bu tespiti yaparken kendime haksızlık da yapmış olmuyorum. sanırım kitabın bu kadar yıldır okunmasındaki en büyük etken de bu olsa gerek; bizi anlatması.

oblomov, rus bir toprak soylusunun oğludur. doğuştan zengindir. bu yüzden sürekli çalıştığı bir işi yoktur. hatta hiçbir işi yoktur. mütemadiyen evindeki kanepede uzanır vaziyettedir. çok zorunlu haller dışında da evinden hatta odasından çıkmamaktadır. içinde bulunduğu oda hem yatak odası, hem çalışma odası hemde konuk ağırlama odasıdır. oblomov soyluluğu gereği hiçbir zaman elbiselerini tek başına giymez, çorabını bile kendisi giymez, uşağına giydirir. oblomov, sabahları geç vakitte uyanır, yemek yer, yemekten sonra biraz dinlenmek için tekrar uyur. akşama doğru uyanır akşam yemeğini yer ve yemekten sonra da uyku vakti geldiği için uyur. oblomov,  sürekli kafasında planlar kurar, ama hiçbirini faaliyete geçiremez. doğan her günü bir milat olarak alıp her şeye yeniden başlamak ister ne yazık ki bunu başaramaz. problemleri sürekli kafasında taşır, ama çözmek için adım atacak mecali kendinde bulamaz. oblomov, babasından kalma üç yüz köylüsü olan oblomovka'nın da sahibidir. oblomovka'ya her yıl gitme planları kurar ama hiç gidemez. oblomovka'da işleri bir kahyaya devretmiştir. kahya, oblomov'u dolandırmaktadır. oblomov bunun farkındadır ama bunu kendisine bile itiraf edemez. zira eğer itiraf etse gereğini yapıp oblomovka'ya gitmesi gerektir. takdir edersiniz ki günlerini sabahtan akşama kadar yatmakla geçiren oblomov için bu oldukça zordur. oblomov işlerin günden güne  daha kötüye gittiğini bilmekte, bunu sürekli kafasında planlar yaparak çözmekte ama hiçbir zaman bunu somut adımlara dök(e)memektedir. oblomov aylardır oblomovka'ya bir mektup yazmak istemekte ama her gün bu yazma işini bir sonraki güne ertelemektedir. oblomov, sürekli şansızlığından, kadersizliğinden yakınır. zira oblomov'a göre bütün kötü işler sonunda gelip onu bulur. oblomov oldukça karamsardır; çünkü günlerce hiç çıkmadığı odasının hiç temizlenmeyen penceresinde bir karış toz vardır. en güneşli günde bile oblomov dışarısını bulutlu ve sisli görür.

ştolts oblomov'un çocukluk arkadaşıdır, ikisi iyi dostturlar. roman boyunca oblomov'u en zor durumlardan ştolts kurtarmıştır. ştolts otuzlu yaşlardaki oblomov'u bu sıkıcı yaşamında kurtarmak için genç güzel olga ile tanıştırır. olga sayesinde oblomov dışarı çıkmaya, insanlar arasına karışmaya başlar. sabahları erken uyanır, kahvaltıdan sonra kitap okur, gündemi, siyaseti takip etmeye başalar... oblomov olga ile yeniden hayata tutunur. olga' da gittikçe oblomov'a bağlanır. kır gezintileri yaparlar. olga, oblomov'a iyi gelmiştir. kendi aralarında ıufak bir nişan bile yaparlar. ne var ki oblomov'un kronik hastalıkları nükseder. ilişkileri boyunca nişan, evlilik ve çocuk düşünmekten kendini alamaz. bunların hepsi, hareket, uğraş, sorumluluk gerektiren ve en nihayetinde risk oluşturan eylemlerdir. oblomov'un doğasında ise bu saydıklarımız ne yazık ki yoktur. oblomov, işin ciddiye gittiğini görünce artık olga ile vakit geçirmekten korkar hale gelir, çağırdığı yemeklere gitmemeye başlar ve en son olga ile yüzleşme cesareti bile bulamayarak olga'ya bir mektup yazar. ayrılmak istediğini haber verir. mektupta olga'nın kendisi ile evlendiği takdirde mutlu olamayacağını, oblomov'un böyle olduğunu, kendini değiştirmesinin zor olduğunu falan söyler. mektubun sonunda da başkası ile evlenmesi durumunda en çok sevinen kişinin yine kendisi yani oblomov olacağını yazar. kısacası oblomov, birini sevmeye, bağlanmaya, evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya cesaret edemez. çünkü oblomov kendisinin düzelebileceğini düşünmemektedir. dolayısıyla başkasının sorumluluğunu da almak istememektedir.

olga ilk başlarda oblomov'u bu atalatten kurtrmak üzere oblomov'la vakit geçirmektedir. sonradan kendini kaptırır ve oblomav'a tutulur. oblomov'un olga'dan ayrılma sayfalarını okurken, olga'nın düştüğü içler acısı durum ve oblomov'a herşeyi beraber düzeltebileceklerini söyleyerek yalvarması, ağlaması, oblomov'dan kendisine ve aşklarına bir şans istemesi itiraf edeyim ki gözlerimin dolmasına neden olmuştur. (ah oblomov ahh.. ne yaptın be çocuk...)

son olarak; oblomov'un en belirgin  ve çok benzeştiğim bir özelliği de, bir iş yapacaksa eğer asla hemen harekete geçmemesi ve iş üzerinde etraflıca düşünmek istemesidir (tıpkı ben) ama ne var ki bu düşüncelerini sonlandırmayı ve harekete geçmeyi bir türlü becerememektedir.

rus yazar gonçarov, zor olan bir şeyi -insanı- anlatmayı ustalıkla başarmış ve  yazdığı bu romanla edebiyat literatürüne geçmiştir. gonçarov, insanlığa "oblomov" ve "oblomovluk" gibi harika iki terim kazandırmıştır.
"oblomov" kitabını okumanızı hararetle tavsiye ederim.


9 Nisan 2013 Salı

rasim özdenören - gül yetiştiren adam



rasim özdenören'in en bilinen eserlerinden biridir "gül yetiştiren adam". roman boyunca iki paralel anlatım söz konusudur. bunlar aynı zamanda birbirine taban tabana zıt dünyaların da anlatımıdır.

ilk hikayede modern hayatlar mevzu bahistir. metropol hayatı, kentteki yüzeysel, kokuşmuş, samimiyetsiz ilişkiler, gayr-ı meşru ilişkilerdir anlatılan. modern zaman mutsuz insanlarının hikayeleri ön plandadır. geleneğinden kopmuş, batıyı taklit eden, konuşmasını yabancı kelimelerle süslemeye çalışan insanlar vardır bu hikayede. bu insanlar sosyetede yaşarlar. erkeklerin ve kadınların eşlerinden başka olarak, yedekte tuttukları sevgilileri vardır, eşleri de bundan haberdardırlar ama söylemezler. hikayenin anlatıcısı ile sitare adlı kişi arasında bir gayr-ı meşru ilişki vardır. hikayenin sonunda sitare intihar eder. sitare'nin intihar etmesi, yaşadığı hayatın, çevresinin kendini artık tatmin etmemesi ve sitare'nin kendini sürekli mutsuz hissetmesi nedeniyledir. sitare, ruhen boşlukta gezmektedir. çare olarak da intiharı seçmiştir. ilk hikayeyi modern yaşam- kent- tüketim- tatminsizlik- samimiyetsiz ilişkiler- inanma ihtiyacı ve nihayetinde de çözüm: intihar şeklinde özetleyebiliriz.

ikinci ve kitaba ismini veren asıl hikaye ise "gül yetiştiren adam"ın hikayesidir. kahramanımız kurtuluş savaşından sonra dindar, inançlı  arkadaşlarının rejim tarafından asıldığına şahit olmuş ve buna tepki olarak da evine kapanmış ve kendini gül yetiştirmeye adamıştır. romanda geçen "gül" bir metafordur. rejimin yok etmeye çalıştığı fikirler, inançlar "gül" metaforuyla diriltilmeye çalışılır. ihtiyar adam kendini kapattığı evinde 50 yıl boyunca vaktini ibadetle, okumayla ve zikirle geçirmektedir. bu süre zarfında neredeyse sayılı kişilerle görüşür. bahçesinde güzel kokusu her tarafa yayılan güller yetiştirir. bilindiği gibi edebiyatımızda "gül" peygamber efendimiz'i simgeler. "gül" kurtuluştur, huzurdur, mutluluktur.  ihtiyar adam  kurtuluş savaşı sonrası kurulan devletle, rejimle, diktayla gül yetiştirerek mücadele etmekte ve tek başına onurlu bir duruş sergilemektedir. "gül yetiştirme" işini ihtiyar adamın kendini yetiştirmesi, kendini çürümeden, bozulmadan koruması, zorla modernleştirilmeye ve sekülerleştirilmeye çalışılan sosyal hayatta ayakta kalma mücadelesi olarak da okuyabiliriz.

gül yetiştiren adam, bir gün torunun isteğini kıramayarak 50 yıldır kendini kapattığı evinden çıkarak torunuyla sabah namazını kılmak için camiye gider. ne var ki uğruna bu kadar mücadele verdiği, bir çok arkadaşını uğruna dar ağacına gönderdiği fötr şapkanın camideki birinin başında olduğunu görür, çılgına döner. orada bulunanlara nutuk çeker ve der ki: kardeşlerim! siz dış görünüşünüzle nasrani'lere benziyorsunuz, hıristiyanlar gibi giyiniyorsunuz. dışardan bakan bir kimse sizin müslüman olduğunuzu anlayamaz. dışı kafir olan birinin zamanla içi de kafir olur. siz ne giyerseniz o olursunuz. kimlere benzemeye çalışırsanız onlar gibi olursunuz !

gül yetiştiren adam kendisiyle bir iç muhasebeye de girişir. bu güne kadar kendini toplumdan soyutlamış olarak yaşaması ona ve topluma ne kazandırmıştır ? bunu yapmakla bir savaş(ım) mı vermiştir? yoksa savaştan mı  kaçmıştır? aktif iyi olmak varken pasif iyilik ne kadar iyidir ?...

rasim özdenören'in cumhuriyet dönemi iktidarının muhafazakar insanlara yaşattığı sıkıntılara, zulümlere yazın alanında bir haşiye düşmek amacıyla yazdığı "gül yetiştiren adam" romanı halen islami camiada büyük bir teveccühle okunmaktadır.

18 Mart 2013 Pazartesi

oğuz atay- korkuyu beklerken


korkuyu beklerken, romancı özelliğiyle tanınan oğuz atay'ın sekiz hikayeden oluşan öykü kitabıdır. daha önce atay'ın tutunamayanlar'ını, tehlikeli oyunlar'ını ve bir bilim adamının romanı'nı okumuştum. uzun süredir romanda harikalar yaratan oğuz atay'ın hikayede neler yapabileceğini merak ediyordum doğrusu. kitabı elime alırken bu heyecan ve merakla okumaya başladım.

oğuz atay, roman türünde olduğu gibi hikaye türünde de oldukça başarılı. bana göre atay'ın hikayeciliği özgün ve kendine has. romanda olduğu gibi öykülerinde de şahıs kadrosunun tipolojisi benzerlikler gösterir. bu kahramanlar; gerçi bunlar kahraman sayılmazlar. bunlar tam tersi kaybedenler ve tutunamayanlar'dır. hayatla sorunları olan, başarısız ve toplumla çatışma halinde olan kişilerin hikayelerini anlatır, atay. bu yönüyle atay'ın hikayeleri romanıyla benzer özellikler taşır. hikayeleri okurken; bunları ancak oğuz atay yazardı diyorsunuz zaten.

hikayelerinden kısaca bahsedecek olursak;
beyaz mantolu adam hikayesi isim olarak hepimize "kürk mantolu madonna"yı anımsatır. sabahattin ali, kürk mantolu madonna'yı 1943'te yazmıştır, oğuz atay ise 1975' te. dolayısıyla atay'ın esinlenme, atıf veya göndermede bulunmuş olma ihtimali var. beyaz mantolu adam hikayesinde, toplum tarafından hiç anlaşıl(a)mayan bir adamın hikayesi anlatılır. hikaye boyunca adam hiç konuşmaz. konuşabildiğinden bile emin değilizdir. topluma yabancılaşma ve toplum tarafından ötekileştirilme hikayenin kıssadan hisselerindendir.

unutulan hikayesinde, tavan arasında eski eşyalarını kurcalarken, eski sevgilisinin cesedini bulan bir kadının hikayesi anlatılır. hikaye oldukça orijinal olduğu gibi, bir o kadar da psikanalitik okumalara açık bir hikayedir.

kitaba ismini veren korkuyu beklerken, gizli bir tarikat tarafından mektupla evden çıkmaması için tehdit edilen bir adamın kendini eve kapatma hikayesidir. mektupta eğer evden çıkarsa adamın öldürüleceği yazmaktadır.

bir mektup hikayesinde, emrinde çalıştığı patronuna, amirine mektup yazan bir adamın hikayesi anlatılır. mektup gel-gitleri olan ve oldukça samimi bir dille yazılmış bir mektuptur.

ne evet ne hayır, sevdiği kıza çıkma teklif eden bir adamın mütemadiyen aldığı "ne evet ne hayır"cevabının hikayesidir. adamımız bu cevaplar karşısında yılmamakta  ve  teklifinde ısrar etmektedir.

tahta at, truva atından esinlenen tahta at heykelinin şehre dikilecek olması ve bundan rahatsızlık duyan bir adam ve avanesinin truva atına olan suikast saldırları hikaye edilmektedir. hikaye okuyucunun tahminde zorlanacağı sürpriz bir sonla bitmektedir.

babama mektup, türk hikayeciliğinde gelecek yıllarda önemli bir teşkil edecek bir hikayedir. babasının ölümü sonrasında babasına samimi itiraflardan oluşan bir mektup yazan oğulun hikayesidir. sanırım aynı zamanda oğuz atay'ın babasına olan mektubudur. zira, mektupta anlatılan babanın hayat hikayesiyle atay'ın babasının hayatları büyük bir benzerlik gösterir. böyle olması hikayeyi daha da değerli kılmaktadır. hikaye atay'ın babasıyla olan hesaplaşması şeklinde de okunabilir.

demiryolu hikayecileri- bir rüya, geçimlerini demiryolu istasyonunda duran trenlerdeki yolculara yazdıkları günlük hikayelerden kazanan demiryolu hikayecilerinin  hikayesidir. atay'ın diğer hikayelerinde olduğu gibi bu hikayede de fikir oldukça orijinaldir. bu istasyondaki demiryolu hikayecilerinin hikayelerinin eskimemesi yani üzerlerinden gün geçmemesi oldukça önemlidir.

oğuz atay romanda olduğu gibi hikayede de oldukça iddialı. hikayeleri nev'i şahsına münhasır. atay'ın hikaye türünde başka ürün vermemesi ise bizim okur olarak şanssızlığımız olsa gerek.


2 Şubat 2013 Cumartesi

abdulhak şinasi hisar- ali nizami bey'in alafrangalığı ve şeyhliği



abdulhak şinasi hisar, bir röportajında "ali nizami bey'in alafrangalığı ve şeyhliği" romanını kısa bir zaman diliminde yoğunlaşarak değil de belki 16 sene boyunca aralıklarla ve aklına geldikçe yazdığını söyler.

bu roman, hisar'ın toplamda yazdığı üç romandan sonuncusudur. önceki romanlarına benzer ve farklı tarafları vardır. benzer yönleri olarak; bu roman da bir portresi denemesidir. ali nizami bey portresi. bu romanın anlatıcısı da yazardır ve bu romanda da yazar çocukluk hatıralarını kaleme almaktadır. önceki romanlarından farklı yönleri olarak; kurgusu sayılabilir. ilk iki roman çok sayıda pasajlardan oluşmasına rağmen, bu roman sadece iki bölümden oluşmaktadır.

ilk bölümde ali nizami bey'in alafrangalığı konu edilmektedir. ikinci bölüm de ise tahmin edileceği gibi ali nizami bey'in şeyhliği anlatılmaktadır.

döneminin tipik bir alafrangası olan ali nizami beyin merakları ve ilgi alanları olarak; kumar merakı, resim merakı, çiçek merakı,  kuş ve av merakı, balık avı merakı, alafranga musikisi merakı, at merakı, araba merakı, kadın merakı , giyim kuşam merakı ve övünmek merakı zikredilebilir. ali nizami bey, hayat canlısı, her anından zevk alan, kendini seven, beğenen biridir. cömerttir, parasının hesabını tutmaz. çapkındır, iki çocukları olmasına rağmen karısından bu yüzden ayrılır. (hisar'ın roman karakterlerinin ortak özelliklerinden birisi de eşlerinden ayrılmış olmalarıdır) ali nizami bey, çok varlıklı ve mesut bir hayat yaşamasına rağmen işleri ters gitmeye başlar. bütün mal varlığını, köşklerini, dükkanlarını ve arazilerini satmak zorunda kalır. 

ali nizami bey, artık her şeyini kaybetmiştir. çamlıca'da camları kırık, damı dökük bir bektaşi tekkesi açmış ve "bektaşi babası" olmuştur. sokaklarda üzerindeki kendinden büyük cüppesi ve ayağındaki lastik mest ayakkabısıyla gezmektedir. ne yazık ki açmış olduğu bu bektaşi tekkesinin tek müdavimi vardır; konaktaki kahyası hüseyin ağa. ali nizami bey, yoksulluk ve sefalet halinde girdiği bu ömrünün ikinci yarısında halinden gayet memnundur. mutluluğu ve huzuru bulduğunu söylemektedir. sırtındaki dünya yükünden tamamen kurtulmuştur, artık eşyanın ve paranın esiri değildir. 

ali nizami bey'in ömrünün son zamanlarında yolda, vapurda etrafındakilere, yüksek sesle bektaşi ilahileri, tasavvuf şiirleri okuduğu görülmüş. ta ki bir süre sonra kafayı iyice sıyırıp tımarhaneye kaldırılmıştır. abdulhak şinasi hisar da romanı bu şekilde nihayete erdirmiştir.

"ali nizami bey'in alafrangalığı ve şeyhliği" bir bütün olarak değerlendirildiğinde roman olarak nitelendirilmeyebilir. gerekçe olarak da; olay kurgusunun hareketsiz oluşu, çatışma unsurlarından yoksun oluşu, yazarı tarafından roman olarak kurgulanmamış oluşu, kahramanın zamansız ve keskin bir şekilde delirişi ve ölüşü, hikayenin birden kesilmesi, gibi nedenler sayılabilir.

"ali nizami bey'in alafrangalığı ve şeyhliği" abdulhak şinasi hisar'ın yazmış olduğu son romanıdır. hisar, bundan sonra roman yazmayı bırakmış, bunun yerine biyografiler, denemeler, antolojiler ve monografik yazılar keleme almayı tercih etmiştir.