30 Mayıs 2013 Perşembe

sabahattin ali - içimizdeki şeytan



sabahattin ali okumayı severim. bu olumlu ön kabulle "içimizdeki şeytan" kitabını okumaya başladım. ama üzülerek söylemeliyim ki "içimizdeki şeytan" bir "kürk mantolu madonna" veya bir "kuyucaklı yusuf" değil.

sabahattin ali okumak, şüphesiz insana  değerli ve nitelikli bir metin okuyor hissi uyandırıyor. ne var ki bu romandaki hikaye kurgusunun beni tatmin etmediğini söyleyebilirim. daha iyi kurgulanmış, işlenmiş bir olay örgüsü beklerdim açıkçası. hikayenin kendisi dahil, kahramanlar arasındaki bazı diyaloglar olmamış izlenimi uyandırıyor. en azından sabahattin ali standartlarında değil. romanı okurken yer yer olmamış dediğim, gözüme batan, yerine oturmayan bazı şeyler olduğu hissine kapıldım. itiraf etmeliyim ki bu hisler azdan biraz daha fazlaydı.

"içimizdeki şeytan" 1940'lı yılların anlatıldığı bir roman. bir devlet kurumunda zoraki çalışan ömer ile konservatuvar öğrencisi macide arasında vuku bulan imkansız bir aşk hikayesidir anlatılan. ömer'in macide'ye arkadaşlık teklif ettiği ve özetle "seni seviyorum"  konuşması hem doğallığı hem de samimiyeti sebebiyle türk edebiyatına damga vuracak konuşmalardan birisidir. tekrar tekrar okunulası bir "sevgi" serenad'ıdır.  (gençlere bu kısmı okumadan görüşmelere gitmemeleri şiddetle tavsiye olunur s.80-81)

ömer, sabitesi olmayan, değişken bir karaktere sahiptir. buna karşılık macide ve ömer'e alternatif kurgulanan bedri karakteri oldukça ağırbaşlı, mantıklı kişilerdir. ömer ile macide evlenirler. ne var ki evlilikleri ancak üç ay sürecektir. zira ayrı dünyaların insanlarıdırlar. karakterleri birbirine zıt özelliktedir. aralarındaki tek bağ sevgidir. bu sevgi de maalesef karın doyurmamaktadır. netice olarak ömer, çareyi halen çok sevdiği karısını,  macide'nin liseden müzik hocası olan bedir'e bırakarak ortadan kaybolmakta bulur. ömer, karısını o kadar  çok sevmektedir ki onunla yaşayıp, onu mütemadiyen mutsuz etmek istememektedir. bunun için kendi sevgisini feda eder ve isterse bedir'in karısıyla evlenebileceğini bile söyler. romanın sonunda da macide ile bedir, ömer'in aradan çıkmasına adeta sevinmiş gibidirler ve evlenme planları kurarlar. romanın özellikle bu kısmını çok inandırıcı bulduğumu söyleyemem. hatta romanda beni en rahatsız eden yerlerden biri de bu kısım oldu. yazarın bu senaryosunun türkiye toplumundaki değerlerle, aile yapısıyla bağdaşabileceğini söylemek oldukça güç. yazarın bunu bilmiyor olması ve düşünmemiş olması da bence düşük bir ihtimal. sabahattin ali, roman değil de; kağıt üstünde bir piyes ve yapay diyaloglar yazmış gibidir. 

macide'nin, ilk olarak ömer'in daha sonra da bedir'in evlilik tekliflerini hiç düşünmeden, nazlanmadan kabul etmesinin bu romana özgün olduğunu ve beni okurken keyiflendirdiğini söyleyebilirim. ama bu davranışın inandırıcı ve gerçekçi olmadığını da teslim etmeliyim.

"içimizdeki şeytan" ikinci dünya savaşı öncesinde türkiye'deki aydınların, sanatçıların durumlarını betimlemesi açısından önemlidir. romanda ismi geçen şairler, yazarlar ve gazeteciler durmadan birbirlerinin arkasından konuşan, birbirilerinin kuyusunu kazan kişilerdir. sabahattin ali,  bu zevatı özellikle menfaatçi, düzenden yana yer alan, sığ kişiler olarak göstermeyi tercih etmiştir. roman yazıldığı dönemde çok tartışılmış, hatta romanda eleştirilen aydınlardan bazılarının necip fazıl ve nihal atsız olduğu bile söylenmiştir. romanda türkiye toplumundaki aydın ve sanatçı kesime sağlam eleştiriler vardır.

romana ismini veren "şeytan" bir leitmotif'tir. roman başkişisi ömer, kitap boyunca  başına gelen kötülüklerin, aksiliklerin, olumsuzlukların sebebi olarak şeytan'ı gösterir. romanın sonunda kendisiyle yüzleşme cesareti göstererek bunların şeytanın değil kendi suçu olduğunu itiraf eder. şeytandan bildiğimiz şeylerin aslında kendi tembelliğimizden ve cahilliğimizden olduğu tespitinde bulunur. bu sav'ını temellendirdiği paragraf aşağıdadır:

"isteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mes'ulünü bulmuştum: buna "içimdeki şeytan" diyordum.
müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. 
halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... "içimizdeki şeytan" pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... "içimizdeki şeytan" yok... içimizdeki aciz var... tembellik var... iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.."

"içimizdeki şeytan" romanında sabahattin ali klasına yakışır tarzda kişisel- toplumsal tespitler, eleştiriler, yargılar ve aforizma niteliğinde sözler fazlasıyla mevcut. roman boyunca sabahattin ali'nin muhalif bakış açısını gözlemek mümkün. roman, barındırdığı teknik kusurlara ve yer yer inandırıcılık problemlerine rağmen "bir sabahattin ali romanı" markası taşımakta ve bu yüzden de okumaya değer niteliktedir.

24 Mayıs 2013 Cuma

ivan gonçarov - Oblomov


rus yazar gonçarov, "oblomov" kitabını 1800'lü yılların başında yazmış, kitap yazıldığı dönemde büyük ses getirmiştir. hatta bir söylentiye göre o dönem rusya'da "oblomov" okumayan kimse kalmamıştır. peki nedir gonçarov'un  başarılı bir şekilde anlattığı ve okuyan herkesin bam teline dokunan şey: tembellik !

yazar oblomov karakterini o dönem sovyet rusya'sının içinde bulunduğu durumu anlatmak için kurgulamıştır. oblomov'un karakteristik özellikleri; tembel olması, üzerinde sürekli bir atalet taşıması, yarının işini asla bugünden yapmaması hatta yarın geldiğinde de yapmaması, sürekli kafasında problem taşıması ama bu problemi çözmek için yerinden bile kıpırdamaması, mütemadiyen dünyanın zorluğundan ve kendi şanssızlığından yakınması ... bu özellikler uzatılabilir.

gonçarov'un oblomov'a alternatif olarak kurguladığı ve oyunu ondan yana kulladığı roman kişisi ise Ştolts'tur. Ştolts bir almandır. avrupalıdır. bütün avrupalılar hatta batılılar gibi çalışkan, hırslı, düzenli, disiplinli ve tez canlıdır.

yazar rusya-avrupa ve doğu-batı kıyaslamasında tarafını avrupa ve batı olarak seçmiştir. oblomov karakteri üzerinden sovyet rusya'yı, toprak sahiplerini, rusya'da modası geçmiş burjuvalığı, doğuştan soyluluğu kıyasıya eleştirmiştir. özet olarak söylemek gerekirse yazar oblomov üzerinden oblomovka'yı yani rusya'yı yerden yere vurmaktadır. bu yüzden yazıldığı dönemde büyük ilgi görmüş ve "oblomov" kitabı elden ele dolaşmıştır. Oblomov kitabı uyuşukluğa, hareketsizliği, tembelliğe ve atalete açılan bir savaş niteliğindedir.

kitap altı yüz sayfadan müteşekkil olmasına rağmen kitabı neredeyse üç dört oturumda okuduğumu söyleyebilirim. kitap çok akıcı. tercüme sabahattin eyyüboğlu'na ait. dil ve tercümeyi çok iyi bulduğumu söyleyebilirim.

kitabın beni çeken en güçlü tarafı, klasik olacak belki ama beni anlatması. ben de kendi çapımda bir oblomov olduğumu söyleyebilirim. üzülerek söylemeliyim ki bu tespiti yaparken kendime haksızlık da yapmış olmuyorum. sanırım kitabın bu kadar yıldır okunmasındaki en büyük etken de bu olsa gerek; bizi anlatması.

oblomov, rus bir toprak soylusunun oğludur. doğuştan zengindir. bu yüzden sürekli çalıştığı bir işi yoktur. hatta hiçbir işi yoktur. mütemadiyen evindeki kanepede uzanır vaziyettedir. çok zorunlu haller dışında da evinden hatta odasından çıkmamaktadır. içinde bulunduğu oda hem yatak odası, hem çalışma odası hemde konuk ağırlama odasıdır. oblomov soyluluğu gereği hiçbir zaman elbiselerini tek başına giymez, çorabını bile kendisi giymez, uşağına giydirir. oblomov, sabahları geç vakitte uyanır, yemek yer, yemekten sonra biraz dinlenmek için tekrar uyur. akşama doğru uyanır akşam yemeğini yer ve yemekten sonra da uyku vakti geldiği için uyur. oblomov,  sürekli kafasında planlar kurar, ama hiçbirini faaliyete geçiremez. doğan her günü bir milat olarak alıp her şeye yeniden başlamak ister ne yazık ki bunu başaramaz. problemleri sürekli kafasında taşır, ama çözmek için adım atacak mecali kendinde bulamaz. oblomov, babasından kalma üç yüz köylüsü olan oblomovka'nın da sahibidir. oblomovka'ya her yıl gitme planları kurar ama hiç gidemez. oblomovka'da işleri bir kahyaya devretmiştir. kahya, oblomov'u dolandırmaktadır. oblomov bunun farkındadır ama bunu kendisine bile itiraf edemez. zira eğer itiraf etse gereğini yapıp oblomovka'ya gitmesi gerektir. takdir edersiniz ki günlerini sabahtan akşama kadar yatmakla geçiren oblomov için bu oldukça zordur. oblomov işlerin günden güne  daha kötüye gittiğini bilmekte, bunu sürekli kafasında planlar yaparak çözmekte ama hiçbir zaman bunu somut adımlara dök(e)memektedir. oblomov aylardır oblomovka'ya bir mektup yazmak istemekte ama her gün bu yazma işini bir sonraki güne ertelemektedir. oblomov, sürekli şansızlığından, kadersizliğinden yakınır. zira oblomov'a göre bütün kötü işler sonunda gelip onu bulur. oblomov oldukça karamsardır; çünkü günlerce hiç çıkmadığı odasının hiç temizlenmeyen penceresinde bir karış toz vardır. en güneşli günde bile oblomov dışarısını bulutlu ve sisli görür.

ştolts oblomov'un çocukluk arkadaşıdır, ikisi iyi dostturlar. roman boyunca oblomov'u en zor durumlardan ştolts kurtarmıştır. ştolts otuzlu yaşlardaki oblomov'u bu sıkıcı yaşamında kurtarmak için genç güzel olga ile tanıştırır. olga sayesinde oblomov dışarı çıkmaya, insanlar arasına karışmaya başlar. sabahları erken uyanır, kahvaltıdan sonra kitap okur, gündemi, siyaseti takip etmeye başalar... oblomov olga ile yeniden hayata tutunur. olga' da gittikçe oblomov'a bağlanır. kır gezintileri yaparlar. olga, oblomov'a iyi gelmiştir. kendi aralarında ıufak bir nişan bile yaparlar. ne var ki oblomov'un kronik hastalıkları nükseder. ilişkileri boyunca nişan, evlilik ve çocuk düşünmekten kendini alamaz. bunların hepsi, hareket, uğraş, sorumluluk gerektiren ve en nihayetinde risk oluşturan eylemlerdir. oblomov'un doğasında ise bu saydıklarımız ne yazık ki yoktur. oblomov, işin ciddiye gittiğini görünce artık olga ile vakit geçirmekten korkar hale gelir, çağırdığı yemeklere gitmemeye başlar ve en son olga ile yüzleşme cesareti bile bulamayarak olga'ya bir mektup yazar. ayrılmak istediğini haber verir. mektupta olga'nın kendisi ile evlendiği takdirde mutlu olamayacağını, oblomov'un böyle olduğunu, kendini değiştirmesinin zor olduğunu falan söyler. mektubun sonunda da başkası ile evlenmesi durumunda en çok sevinen kişinin yine kendisi yani oblomov olacağını yazar. kısacası oblomov, birini sevmeye, bağlanmaya, evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya cesaret edemez. çünkü oblomov kendisinin düzelebileceğini düşünmemektedir. dolayısıyla başkasının sorumluluğunu da almak istememektedir.

olga ilk başlarda oblomov'u bu atalatten kurtrmak üzere oblomov'la vakit geçirmektedir. sonradan kendini kaptırır ve oblomav'a tutulur. oblomov'un olga'dan ayrılma sayfalarını okurken, olga'nın düştüğü içler acısı durum ve oblomov'a herşeyi beraber düzeltebileceklerini söyleyerek yalvarması, ağlaması, oblomov'dan kendisine ve aşklarına bir şans istemesi itiraf edeyim ki gözlerimin dolmasına neden olmuştur. (ah oblomov ahh.. ne yaptın be çocuk...)

son olarak; oblomov'un en belirgin  ve çok benzeştiğim bir özelliği de, bir iş yapacaksa eğer asla hemen harekete geçmemesi ve iş üzerinde etraflıca düşünmek istemesidir (tıpkı ben) ama ne var ki bu düşüncelerini sonlandırmayı ve harekete geçmeyi bir türlü becerememektedir.

rus yazar gonçarov, zor olan bir şeyi -insanı- anlatmayı ustalıkla başarmış ve  yazdığı bu romanla edebiyat literatürüne geçmiştir. gonçarov, insanlığa "oblomov" ve "oblomovluk" gibi harika iki terim kazandırmıştır.
"oblomov" kitabını okumanızı hararetle tavsiye ederim.


9 Nisan 2013 Salı

rasim özdenören - gül yetiştiren adam



rasim özdenören'in en bilinen eserlerinden biridir "gül yetiştiren adam". roman boyunca iki paralel anlatım söz konusudur. bunlar aynı zamanda birbirine taban tabana zıt dünyaların da anlatımıdır.

ilk hikayede modern hayatlar mevzu bahistir. metropol hayatı, kentteki yüzeysel, kokuşmuş, samimiyetsiz ilişkiler, gayr-ı meşru ilişkilerdir anlatılan. modern zaman mutsuz insanlarının hikayeleri ön plandadır. geleneğinden kopmuş, batıyı taklit eden, konuşmasını yabancı kelimelerle süslemeye çalışan insanlar vardır bu hikayede. bu insanlar sosyetede yaşarlar. erkeklerin ve kadınların eşlerinden başka olarak, yedekte tuttukları sevgilileri vardır, eşleri de bundan haberdardırlar ama söylemezler. hikayenin anlatıcısı ile sitare adlı kişi arasında bir gayr-ı meşru ilişki vardır. hikayenin sonunda sitare intihar eder. sitare'nin intihar etmesi, yaşadığı hayatın, çevresinin kendini artık tatmin etmemesi ve sitare'nin kendini sürekli mutsuz hissetmesi nedeniyledir. sitare, ruhen boşlukta gezmektedir. çare olarak da intiharı seçmiştir. ilk hikayeyi modern yaşam- kent- tüketim- tatminsizlik- samimiyetsiz ilişkiler- inanma ihtiyacı ve nihayetinde de çözüm: intihar şeklinde özetleyebiliriz.

ikinci ve kitaba ismini veren asıl hikaye ise "gül yetiştiren adam"ın hikayesidir. kahramanımız kurtuluş savaşından sonra dindar, inançlı  arkadaşlarının rejim tarafından asıldığına şahit olmuş ve buna tepki olarak da evine kapanmış ve kendini gül yetiştirmeye adamıştır. romanda geçen "gül" bir metafordur. rejimin yok etmeye çalıştığı fikirler, inançlar "gül" metaforuyla diriltilmeye çalışılır. ihtiyar adam kendini kapattığı evinde 50 yıl boyunca vaktini ibadetle, okumayla ve zikirle geçirmektedir. bu süre zarfında neredeyse sayılı kişilerle görüşür. bahçesinde güzel kokusu her tarafa yayılan güller yetiştirir. bilindiği gibi edebiyatımızda "gül" peygamber efendimiz'i simgeler. "gül" kurtuluştur, huzurdur, mutluluktur.  ihtiyar adam  kurtuluş savaşı sonrası kurulan devletle, rejimle, diktayla gül yetiştirerek mücadele etmekte ve tek başına onurlu bir duruş sergilemektedir. "gül yetiştirme" işini ihtiyar adamın kendini yetiştirmesi, kendini çürümeden, bozulmadan koruması, zorla modernleştirilmeye ve sekülerleştirilmeye çalışılan sosyal hayatta ayakta kalma mücadelesi olarak da okuyabiliriz.

gül yetiştiren adam, bir gün torunun isteğini kıramayarak 50 yıldır kendini kapattığı evinden çıkarak torunuyla sabah namazını kılmak için camiye gider. ne var ki uğruna bu kadar mücadele verdiği, bir çok arkadaşını uğruna dar ağacına gönderdiği fötr şapkanın camideki birinin başında olduğunu görür, çılgına döner. orada bulunanlara nutuk çeker ve der ki: kardeşlerim! siz dış görünüşünüzle nasrani'lere benziyorsunuz, hıristiyanlar gibi giyiniyorsunuz. dışardan bakan bir kimse sizin müslüman olduğunuzu anlayamaz. dışı kafir olan birinin zamanla içi de kafir olur. siz ne giyerseniz o olursunuz. kimlere benzemeye çalışırsanız onlar gibi olursunuz !

gül yetiştiren adam kendisiyle bir iç muhasebeye de girişir. bu güne kadar kendini toplumdan soyutlamış olarak yaşaması ona ve topluma ne kazandırmıştır ? bunu yapmakla bir savaş(ım) mı vermiştir? yoksa savaştan mı  kaçmıştır? aktif iyi olmak varken pasif iyilik ne kadar iyidir ?...

rasim özdenören'in cumhuriyet dönemi iktidarının muhafazakar insanlara yaşattığı sıkıntılara, zulümlere yazın alanında bir haşiye düşmek amacıyla yazdığı "gül yetiştiren adam" romanı halen islami camiada büyük bir teveccühle okunmaktadır.

18 Mart 2013 Pazartesi

oğuz atay- korkuyu beklerken


korkuyu beklerken, romancı özelliğiyle tanınan oğuz atay'ın sekiz hikayeden oluşan öykü kitabıdır. daha önce atay'ın tutunamayanlar'ını, tehlikeli oyunlar'ını ve bir bilim adamının romanı'nı okumuştum. uzun süredir romanda harikalar yaratan oğuz atay'ın hikayede neler yapabileceğini merak ediyordum doğrusu. kitabı elime alırken bu heyecan ve merakla okumaya başladım.

oğuz atay, roman türünde olduğu gibi hikaye türünde de oldukça başarılı. bana göre atay'ın hikayeciliği özgün ve kendine has. romanda olduğu gibi öykülerinde de şahıs kadrosunun tipolojisi benzerlikler gösterir. bu kahramanlar; gerçi bunlar kahraman sayılmazlar. bunlar tam tersi kaybedenler ve tutunamayanlar'dır. hayatla sorunları olan, başarısız ve toplumla çatışma halinde olan kişilerin hikayelerini anlatır, atay. bu yönüyle atay'ın hikayeleri romanıyla benzer özellikler taşır. hikayeleri okurken; bunları ancak oğuz atay yazardı diyorsunuz zaten.

hikayelerinden kısaca bahsedecek olursak;
beyaz mantolu adam hikayesi isim olarak hepimize "kürk mantolu madonna"yı anımsatır. sabahattin ali, kürk mantolu madonna'yı 1943'te yazmıştır, oğuz atay ise 1975' te. dolayısıyla atay'ın esinlenme, atıf veya göndermede bulunmuş olma ihtimali var. beyaz mantolu adam hikayesinde, toplum tarafından hiç anlaşıl(a)mayan bir adamın hikayesi anlatılır. hikaye boyunca adam hiç konuşmaz. konuşabildiğinden bile emin değilizdir. topluma yabancılaşma ve toplum tarafından ötekileştirilme hikayenin kıssadan hisselerindendir.

unutulan hikayesinde, tavan arasında eski eşyalarını kurcalarken, eski sevgilisinin cesedini bulan bir kadının hikayesi anlatılır. hikaye oldukça orijinal olduğu gibi, bir o kadar da psikanalitik okumalara açık bir hikayedir.

kitaba ismini veren korkuyu beklerken, gizli bir tarikat tarafından mektupla evden çıkmaması için tehdit edilen bir adamın kendini eve kapatma hikayesidir. mektupta eğer evden çıkarsa adamın öldürüleceği yazmaktadır.

bir mektup hikayesinde, emrinde çalıştığı patronuna, amirine mektup yazan bir adamın hikayesi anlatılır. mektup gel-gitleri olan ve oldukça samimi bir dille yazılmış bir mektuptur.

ne evet ne hayır, sevdiği kıza çıkma teklif eden bir adamın mütemadiyen aldığı "ne evet ne hayır"cevabının hikayesidir. adamımız bu cevaplar karşısında yılmamakta  ve  teklifinde ısrar etmektedir.

tahta at, truva atından esinlenen tahta at heykelinin şehre dikilecek olması ve bundan rahatsızlık duyan bir adam ve avanesinin truva atına olan suikast saldırları hikaye edilmektedir. hikaye okuyucunun tahminde zorlanacağı sürpriz bir sonla bitmektedir.

babama mektup, türk hikayeciliğinde gelecek yıllarda önemli bir teşkil edecek bir hikayedir. babasının ölümü sonrasında babasına samimi itiraflardan oluşan bir mektup yazan oğulun hikayesidir. sanırım aynı zamanda oğuz atay'ın babasına olan mektubudur. zira, mektupta anlatılan babanın hayat hikayesiyle atay'ın babasının hayatları büyük bir benzerlik gösterir. böyle olması hikayeyi daha da değerli kılmaktadır. hikaye atay'ın babasıyla olan hesaplaşması şeklinde de okunabilir.

demiryolu hikayecileri- bir rüya, geçimlerini demiryolu istasyonunda duran trenlerdeki yolculara yazdıkları günlük hikayelerden kazanan demiryolu hikayecilerinin  hikayesidir. atay'ın diğer hikayelerinde olduğu gibi bu hikayede de fikir oldukça orijinaldir. bu istasyondaki demiryolu hikayecilerinin hikayelerinin eskimemesi yani üzerlerinden gün geçmemesi oldukça önemlidir.

oğuz atay romanda olduğu gibi hikayede de oldukça iddialı. hikayeleri nev'i şahsına münhasır. atay'ın hikaye türünde başka ürün vermemesi ise bizim okur olarak şanssızlığımız olsa gerek.


2 Şubat 2013 Cumartesi

abdulhak şinasi hisar- ali nizami bey'in alafrangalığı ve şeyhliği



abdulhak şinasi hisar, bir röportajında "ali nizami bey'in alafrangalığı ve şeyhliği" romanını kısa bir zaman diliminde yoğunlaşarak değil de belki 16 sene boyunca aralıklarla ve aklına geldikçe yazdığını söyler.

bu roman, hisar'ın toplamda yazdığı üç romandan sonuncusudur. önceki romanlarına benzer ve farklı tarafları vardır. benzer yönleri olarak; bu roman da bir portresi denemesidir. ali nizami bey portresi. bu romanın anlatıcısı da yazardır ve bu romanda da yazar çocukluk hatıralarını kaleme almaktadır. önceki romanlarından farklı yönleri olarak; kurgusu sayılabilir. ilk iki roman çok sayıda pasajlardan oluşmasına rağmen, bu roman sadece iki bölümden oluşmaktadır.

ilk bölümde ali nizami bey'in alafrangalığı konu edilmektedir. ikinci bölüm de ise tahmin edileceği gibi ali nizami bey'in şeyhliği anlatılmaktadır.

döneminin tipik bir alafrangası olan ali nizami beyin merakları ve ilgi alanları olarak; kumar merakı, resim merakı, çiçek merakı,  kuş ve av merakı, balık avı merakı, alafranga musikisi merakı, at merakı, araba merakı, kadın merakı , giyim kuşam merakı ve övünmek merakı zikredilebilir. ali nizami bey, hayat canlısı, her anından zevk alan, kendini seven, beğenen biridir. cömerttir, parasının hesabını tutmaz. çapkındır, iki çocukları olmasına rağmen karısından bu yüzden ayrılır. (hisar'ın roman karakterlerinin ortak özelliklerinden birisi de eşlerinden ayrılmış olmalarıdır) ali nizami bey, çok varlıklı ve mesut bir hayat yaşamasına rağmen işleri ters gitmeye başlar. bütün mal varlığını, köşklerini, dükkanlarını ve arazilerini satmak zorunda kalır. 

ali nizami bey, artık her şeyini kaybetmiştir. çamlıca'da camları kırık, damı dökük bir bektaşi tekkesi açmış ve "bektaşi babası" olmuştur. sokaklarda üzerindeki kendinden büyük cüppesi ve ayağındaki lastik mest ayakkabısıyla gezmektedir. ne yazık ki açmış olduğu bu bektaşi tekkesinin tek müdavimi vardır; konaktaki kahyası hüseyin ağa. ali nizami bey, yoksulluk ve sefalet halinde girdiği bu ömrünün ikinci yarısında halinden gayet memnundur. mutluluğu ve huzuru bulduğunu söylemektedir. sırtındaki dünya yükünden tamamen kurtulmuştur, artık eşyanın ve paranın esiri değildir. 

ali nizami bey'in ömrünün son zamanlarında yolda, vapurda etrafındakilere, yüksek sesle bektaşi ilahileri, tasavvuf şiirleri okuduğu görülmüş. ta ki bir süre sonra kafayı iyice sıyırıp tımarhaneye kaldırılmıştır. abdulhak şinasi hisar da romanı bu şekilde nihayete erdirmiştir.

"ali nizami bey'in alafrangalığı ve şeyhliği" bir bütün olarak değerlendirildiğinde roman olarak nitelendirilmeyebilir. gerekçe olarak da; olay kurgusunun hareketsiz oluşu, çatışma unsurlarından yoksun oluşu, yazarı tarafından roman olarak kurgulanmamış oluşu, kahramanın zamansız ve keskin bir şekilde delirişi ve ölüşü, hikayenin birden kesilmesi, gibi nedenler sayılabilir.

"ali nizami bey'in alafrangalığı ve şeyhliği" abdulhak şinasi hisar'ın yazmış olduğu son romanıdır. hisar, bundan sonra roman yazmayı bırakmış, bunun yerine biyografiler, denemeler, antolojiler ve monografik yazılar keleme almayı tercih etmiştir.

abdulhak şinasi hisar- çamlıca'daki eniştemiz


abdulhak şinasi hisar, ilk romanı olan "fahim bey ve biz"i 1941 yılında, ikinci romanı olan "çamlıca'daki eniştemiz"i  ise bir yıl sonra yani 1942 yılında yazmıştır. hisar'ın yazdıklarını roman olarak görmediğini, hatıralarını hikaye şeklinde yazdığını söylediğini önceki yazımızda dile getirmiştik.

çamlıca'daki eniştemiz romanında, hacı vamık bey bir portre olarak çizilmek istenmektedir. hacı vamık bey, yazar anlatıcımızın çamlıca'daki eniştesidir. hisar'ın her üç romanında da anlatıcı yazardır ve yazar da çocukluk yıllarındaki gözlemleri ekseninde hikayesini aktarmaktadır. dolayısıyla hisar'ın; ben aslında hatıralarımı hikayeleştiriyorum demesi anlamlıdır.

çamlıca'daki eniştemiz romanı, teknik özellikler bakımından tam olarak roman sayılmayabilir. kitap 27 bölümden oluşturulmuştur. bölüm başlıklarından bazıları olarak; eniştemizin korkuları, deli eniştemiz ve yemekler, eniştemiz ve arabistan, eski çamlıca, beyoğlu gecelerimiz, çamlıca'da günler geceler, sayılabilir. kitap bir bütün olarak roman gibi okunmaya da, birbirinden bağımsız pasajlar olarak da okunmaya müsaittir. abdulhak şinasi hisar, uzun cümleler kurmaya bayılır.  sıralı uzun cümleleri birbirilerine "ve" bağlaçlarıyla hiç yüksünmeden, çekinmeden bağlar. hisar, sözünün bittiğini gösteren nokta işaretini ancak 16 satırdan sonra aklına getirir. 

hacı vamık bey, etrafında "deli" diye anılmaktadır. yazar da "deli eniştemiz" demektedir. romanın ilk bölümü  de deliliğe ayrılmıştır. bu bölümde deliliğin vasıfları ve delilik felsefesi yapılmaktadır. çamlıca'daki eniştenin deliliği ise; tez canlı olmasından, çocuk heyecanı taşımasından, yerinde duramamasından, ağırbaşlı olmamasından, çabuk hiddetlenmesinden, en ufak şeylerden mutlu olmasından ve bir sürü batıl inanca (hurafeye) sahip olmasından kaynaklanmaktadır. deli enişte, cinlere, uğura- uğursuzluğa, berekete- bereketsizliğe, adak adamaya, perilere, falcılara ve fal baktırmaya inanır.

deli eniştemız hacı vamık bey de "fahim bey ve biz" romanındaki fahim bey gibi toplum tarafından hor görülmekte ve anlalşıl(a)maktadır. yalnız aralarında bir fark vardır. fahim bey, olumlu özelliklerinin ön planda olduğu bir hülya, düşünce adamıdır. hacı vamık bey ise öyle değildir. olumsuz özellikleri daha fazladır. çıkarcıdır, ancak babasının mirasıyla ve devlet kapısında kendisine kefil olmasıyla hayatını idame ettirebilir. arabistan'a devlet göreviyle birkaç kez gitmesinden kaynaklı olarak konuşmasında arapça kelimeler, atasözleri, söyleyişler kullanmaktan özellikle zevk alır. köşkünde tespihlerden, arapça kur'an el yazmalarından, rahlelerden, kandillerden müteşşekil bir özel odası vardır. başı sıkıştığı zamanlarda bu odaya kapanıp dua eder, namaz kılar. etrafından dini bütün biri gibi görünmeye çalışmasına rağmen, arada bir şarap içmekten, dostlarıyla kumar oynamaktan ve karısından ayrılma nedeni olan hizmetçilere sarkıntılıktan ve dışarıda da zamparalık yapmaktan geri durmaz. anlayacağınız kötü bir dindar adam portresidir deli eniştemiz. 

romanda çamlıca tasvirleri genişçe yer almaktadır. çamlıca'daki hayat, konak hayatı, köşk hayatı bütün ayrıntılarıyla dile getirilmektedir. eski istanbul'u, çamlıca'yı, üsküdar'ı, beyoğlu'nu tanımak ve bunları abdulhak şinasi hisar'ın akıcı ve zengin türkçesinden okumak bu dünyada tadılması gereken nimetlerden bir olsa gerektir. romanı okurken, ikinci meşrutiyet'teki sosyal hayat; eski istanbul'daki konak hayatı, eğlence hayatı, ünlü yemek lokantaları, çamlıca gezmeleri, gözümüzde adeta canlanır gibi olur. 

deli eniştemizin bir diğer uzmanlık alanı da yemeklerdir. hisar, adını sanını duymadığımız yemekleri, duymayı günümüzde unuttuğumuz malzemelerle birlikte zikreder. konaktaki mutfak işlerini, konaktaki çalışanları, halayıkları, laları, kalfaları, bahçıvanı, seyisi, hizmetçileri, ahretlikleri, evlatlıkları tanıma fırsatı buluruz roman boyunca. hisar, yemek adabını, misafir ağırlama adabını, köşkte yatıya kalma durumlarını, yazlık, kışlık bahçe gezintilerini, bahçede yaşama fırsatı bulan hayvanları, kuşları, yetişen çiçekleri, ağaçları etraflıca ve acele etmeden anlatır.

çamlıca'daki deli eniştemiz hacı vamık bey, ömrünün sonuna doğru yaptığı zamparalıklardan dolayı eşi tarafından terk edilir. çok sevdiği koca köşkte artık yalnız kalmıştır. son zamanlarında kendini iyice saldığı ve köşkte kadınlı, kızlı toplantılar tertip ettiği görülür. köşk hayatı onu artık mutlu etmemektedir. deli eniştemiz, son nefesini koca köşkteki yalnız yatağında verir. 

abdulhak şinasi hisar bir önceki romanı "fahim bey ve biz"deki gibi kitabın son iki bölümünü yaşlılık ve ölüm hakkındaki düşüncelerine tahsis etmiştir. deli enişte'nin hikayesini bırakan yazar, kendi tespitlerini ve aforizma niteliğindeki sözlerini kitabına "son" olarak kurgulamıştır.

31 Ocak 2013 Perşembe

abdulhak şinasi hisar- fahim bey ve biz


"fahim" ismi aslında arapça'da olmayan bir isimdir. dolayısıyla "fahim" yanlış bir isimlendirmedir.  niye yazıyorum bunları; çünkü romanımızın baş karakteri fahim bey de neredeyse toplumda olmayan biridir de ondan. izah edeyim;

abdulhak şinasi hisar, fahim bey karakterini bir hülya adamı olarak kurgulamıştır. aksiyon adamı değildir fahim bey. teorisi güçlü ama ne yazık ki pratiği yok denecek kadar azdır. kahramanımız londra ataşeliğinde bir süre görev yapmış, çok okuyan, kültürlü ve vizyonu olan biridir. her gün düzenli olarak bir türkçe bir de fransızca gazete okumadan edemez. dünyada gelişen olaylardan günü gününe haberdardır. fahim bey'e göre dünya üzerinde olan hiçbir olay birbirinden bütünüyle bağımsız değildir. bunlara ek olarak; fahim bey'imiz inanılmaz derecede iyi niyetli (optimist), nezaketli (eski istanbul beyefendisi) ve bir o kadar da talihsizdir. 

fahim bey talihsizdir; çünkü toplum tarafından anlaşıl(a)mamak gibi büyük bir sorunu vardır. davranışlarına, sözlerine cemiyet bir anlam verememektedir. nitekim ömrünün sonunda deli damgası yemekten de  kurtulamamıştır. arkadaşları tarafından yadırganmasının sebeplerinden biri olarak; sırf memelekette olan babasını inkisar-ı hayale uğratmamak ve kendine olan güvenini boşa çıkartmamak adına istanbul'da kiraladığı 23 odalı konak sayılabilir. üstelik bu konakta yalnız yaşamakta ve kirayı da zor denkleştirmektedir. sebeplerden ikincisi olarak; devlet tarafından londra'ya  görevli olarak gittiğinde türk'ün şanını yurtdışında yüceltme adına ilk iş olarak en pahalı terzilerden, sonrasında bütün ömrü boyunca giymek zorunda kalacağı  ve  parasını yıllarca taksitlerle ödeyeceği elbiseler diktirmiş olması sayılabilir. deli damgası yemesine sebep olan son ve en büyük çılgınlık olarak da; serbest teşebbüsün yaygınlaşmaya başladığı ikinci meşrutiyet döneminde, devlet kapısındaki görevinden ayrılarak özel teşebbüs için galata'da iş yeri kiralaması sayılabilir. fahim bey, sinek avladığı bu iş yerine her gün aynı saatte gider ve sabahtan akşama kadar dışarı çıkmadan orada kalır. akşam da aynı vakitte evine döner. herkes, kapıcı dahil fahim bey'in iş yerinde uyukladığını sanır; ama işin aslı öyle değildir. fahim bey, gerçekten özel teşebbüs anlaşmaları yapıyormuşçasına hayali resmi yazılar, hayali sözleşmeler, gelir gider defterleri, kar zarar hesapları, hayali yönetim kurulları ve çalıştırdığı işçilerin listelerini sitemli olarak (aylık, yıllık) tutmaktadır. bu belgeler de fahim bey, kirasını bir kaç ay ödeyemediği için, iş yerini boşaltmak zorunda kaldığında ve utancından kendisi gidemeyip başkasını gönderdiğinde nihayet ortaya çıkmıştır. işte fahim bey'in bu son olayı toplum gözünde bardağı taşıran son olaydır.

abdulhak şinasi hisar, kendisiyle yapılmış bir röportajında "fahim bey ve biz" eserini roman olarak değil de hikaye olarak isimlendirir. hisar, eserlerini hatıralarından ve gözlemlerinden yola çıkarak oluşturduğunu söyler. 

fahim bey ve biz dönem olarak, ikinci meşrutiyet devrinde geçer. olay kurgusu hareketli değildir. 22 bölümden oluşan romanda özellikle son bölümlerde hisar, fahim bey'i anlatmayı bırakmış ve kendisinin hayat, yaşlılık ve ölümle ilgili kişisel değerlendirmelerine yer vermiştir. bu romanın teknik kusurlarından biri sayılabilir. (bu arada sözü geçmişken, hisar'ın yaşlılık ile ilgili tespitleri tekrar tekrar okunmaya değer) romanda yazar aynı zamanda anlatıcıdır da. 

abdulhak şinasi hisar'ın başarıyla kurguladığı karakteri fahim bey, toplumun tepkilerini önemsemediği, bildiğini okumaktan vazgeçmediği ve inandığı gibi yaşamayı seçtiği için yel değirmenlerine saldıran bir "don kişot", saatlere olan merakı ve düzen takıntısı nedeniyle saatleri ayarlama enstitüsündeki "hayri irdal", pratiği ve eylemi güçlü olmadığı için de bir "oblomov"sayılabilir.

abdulhak şinasi hisar'ı hem maziye, geleneğe olan özlemi, hem de kullandığı osmanlıca ağırlıklı dili nedeniyle tanpınar'a çok benzettim. hisar dile oldukça hakim ve anlatımı da tercih ettiği ağır sözcüklere rağmen, okuyucuyu yormayacak kadar akıcı.