17 Eylül 2012 Pazartesi

mustafa kutlu - anadolu yakası


mustafa kutlu günümüz hikayeciliğinin -rasim özdenören ve selim ileri ile birlikte- yüz aklarındandır. kutlu, her yıl bir hikaye kitabı yayınlamaya çalışır. bu yılki hikaye kitabı ise; anadolu yakası. kitap, nehir söyleşi alt başlığıyla çıkmış. daha kitabın başında mustafa kutlu, nehir söyleşilerinin ünlü, başarılı ve popüler kişilerle yapıldığını; ama örneğin bir ev hanımının da çok başarılı olabileceğini; ama kimsenin bu ev hanımıyla nedense söyleşi yapmadığından yakınır. bunun için de çok göz önünde olmayan ve bilinmeyen ama başarılı bir televizyon sahibi olan muzo'nun hikayesini anlatacağını, okumak istemeyenin ise kitabı bırakabileceğini söyler.

anadolu yakası kitabı, "anadolu yakası" isimli ulusal bir televizyon kanalının sahibi muzo'nun başarı hikayesidir. muzo,  düşünce olarak muhafazakardır ama gel gör ki televizyonculuk bu düşüncelerin uygulanabilmesi için uygun bir yer değildir. düşündüklerini, ideallerini kendi televizyonu olan "anadolu yakası"nda  tam olarak uygulayabildiği söylenemez. zaman zaman kendisiyle çelişir. ona göre bu normaldir; zira televizyonculuk da "normal" bir meslek değildir.

"anadolu yakası",  türkiyede bir zamanlar iyi niyetlerle kurulmuş muhafazakar televizyon kanalları olan (tgrt, kanal 7)' yi sembolize etmektedir. ama ne yazık ki adı zikredilen diğer kanallar gibi bu kanal da parayı bulduğunda tozutmuştur. başlangıçta yola çıktığı değerlere (halka, yerel değerlere, maneviyata) sırtını dönmüş, kapitalizme yenik düşmüştür. artık reyting ve reklam amaçlı yayın yapmaktadır. eğlence programları orta direk halka göre  ayarlanmaktadır ve seviyeden yoksundur. benimsemediği reklamları, yüksek gelirleri nedeniyle kabul etmektedir.

kanal sahibi muzo, uyanık anadolu insanıdır. özal dönemi müteşebbisidir. "benim memurum işini bilir"dir. uyanıktır, kıvraktır, ortama ayak uydurmayı bilir. anadolu kaplanıdır, tüccardır, yeşil sermayedir. "anadolu yakası" televizyonunu kurduğunda halkla ve değerleriyle barışıktır; ama sonrasında kanalı büyütmek adına bu değerleri görmezden gelmesini bilir. yanlış olduğunu bildiği halde "oyunun kuralı gereği" inanmadığını yapmaktan çekinmez ve bunu kendince mübah görür.

yazar, muzo'nun ağzından zaman zaman özlü sözler söyler, derin felsefik tespitlerde bulunur. bu paragraflar çoğunlukla kendimiz olma, yerel değerlerimizi kabullenme, kendimize ve özümüze saygı duymakla alakalıdır.

mustafa kutlu bu hikaye kitabında özetle; özal dönemi müteşebbis anadolu kaplanlarını, muhafazakar televizyonculuğu ve parayı görünce tozutan yeşil sermayecileri mercek altına alır.

anadolu yakası, bir oturuşta okunabilecek, oldukça zevkli ve akıcı bir kitap. mustafa kutlu'nun hikaye dilini özleyenler için bire bir. bir oturumda, tok karna okunması tavsiye edilir.




1 Eylül 2012 Cumartesi

nurullah çetin - şiir çözümleme yöntemi

nurullah çetin, incelikli ve titiz bir çalışma yapmış. yazarın üslubu sade ve anlaşılır. ilk bölüm olan içerik bölümü oldukça doyurucu bilgilere sahip. biçim kısımları ise bilinenleri tekrar olmuş.

kitap dört bölüme ayrılmış. içerik, şekil, dil ve üslup ve ahenk.

kitaptan birkaç bilgi notu:

izlek: tem. konunun şaire özgü bir biçimde görünüşü, yorumlanışı ve değerlendirişi izlektir. ölüm temel bir şiir konusudur. bunun şaire göre ele alınışı, değerlendirilme ve yorumlanma biçimi bize izleği verir. şairin ölüm konusundaki öznel yaklaşım biçimi o şiirin izleğidir.

leitmotif: bir şiirde vurgulanmak istenen duygu ve düşüncenin etkisini arttırmak için sık sık tekrar edilen çarpıcı ifade leitmotiftir. ahmet kutsi tecer'in nerdesin şiirindeki "nerdesin" kelimesi leitmotiftir. aynı şekilde necip fazıl'ın "kaldrımlar"ı da leitmotiftir.

üslup: konuyu, duygu, düşünce ve hayalleri dile getiriş tarzı. şairin yoğurt yiyiş tarzı onun üslubunu verir. şairin üslubu, onun dünya görüşünün, hayata bakış açısının, yaşama biçiminin dildeki yansımasıdır.

âdet olduğu üzere şiirle bitirelim:

çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapayalnız.
gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız,
yürü! hür maviliğin bittiği son hadde kadar!...

insan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.  yahya kemal beyatlı.

sevda derindedir, oysa ferhad
üstünü kazmada dağın.  hilmi yavuz.

28 Ağustos 2012 Salı

doğan aksan - şiir dili ve türk şiir dili


doğan aksan'ın şiir dili ve türk şiir dili kitabını derinlikten uzak bulduğumu söylemekle yazıya başlayabilirim.  kitapta ziyadesiyle konu başlığı var. başlıkların literatürde önemli boşlukları doldurduğunu ise söyleyemem. başlıkların çoğu bilinen şeylerin tekrarı veya yazıya dökülmüş hali.

kitaptan aklımda kalanları olarak üç terim halinde sıralayabilirim. (dikkat ! bu kısımlar dilbigisi-gramer olduğundan sıkıcı içerik kapsamında olabilir)


alışılmamış bağdaştırmalar: şairlere özgünlük veren teşbihlerdir denebilir. kimsenin aklına gelmeyen, şairin ilk olarak kullandığı benzetmeler alışılmamış bağdaştırma sayılabilir. misal olarak "karanlık bir sesle günaydın diyorsun" derken "karanlık ses" özgün bir tanımlamadır dolayısıyla alışılmamış bağdaştırma sayılabilir.

sapmalar:  üç çeşit olabilir.
birincisi, sözcükte biçimsel değişiklilkler yapmak. mesela cemal süreya'nın şiiri "üvercinka".  "üvercinka" güvercin kelimesi ile slavlarda kadın isimlerine gelen küçültme eki olan ka ekini birleşmesinden oluşmuştur.
ikincisi dilde bulunmayan uydurma kelimeler kullanma. "örnekseme"
üçüncüsü de şiirde geçen sözcüklerin yerini değiştirme. "baş açık, ayak yalını"

imge: duygunun resim haline gelmiş, somutlanmış, nesneleşmiş halidir. duyulanla algıladığımız varlıkların zihnimizdeki görüntüleri, bunların şiire yansımış biçimleridir imgeler. imge, imaj, hayal aynı anlamda kullanılabilecek sözcüklerdir.

kitabın sayılı güzelliklerinden biri olarak seçilen örnek metinler gösterilebilir. ezberlenebilecek birkaç berceste olarak ;

yar yar
seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar. bedri rahmi eyüboğlu

gözleri göz değil gözistan. cemal süreya

aheste çek kürekleri mehtab uyanmasın
bir alem-i hayale dalan ab uyanmasın. yahya kemal

yiğit sevdiğinden soğur
sarılmayı, sarılmayı. karacoğlan

yazımızı hacı bayram veli'nin ölmez dizeleriyle bitirelim.

çalabım bir şar yaratmış iki cihan arasında
bakıcak didar görünür o şarın kenaresinde
nagehan ol şar'a vardım ol şar'ı yapılır gördüm
ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında

16 Ağustos 2012 Perşembe

sabahattin ali - kürk mantolu madonna





sabahattin ali'yi severim. kürk mantolu madonna'yı da çok sevdim. daha önce yazarın kuyucaklı yusuf romanını, ses, kağnı, hasan boğuldu hikayelerini okumuştum ve bunları da oldukça beğenmiştim. kürk mantolu madonna romanı uzun süredir merak ettiğim ve okuma listemde olan bir romandı. romanı iki oturuşta soluksuz okudum. sabahttin ali'nin dili oldukça sade, sıcak ve samimi. 

kürk mantolu madonna,  iki karakterin ağzından yazılmış bir roman. ilk bölümümünde adını bilmediğimiz kişi  işsizlik macerasını, topluma karşı artan yalnızlığını dürüstlükle anlatıyor. kahramanımız, yeni girdiği işte tanıştığı oda arkadaşı esrarengiz bir kişilik olan raif efendiyi uzun uzadıya anlattıktan sonra, sözü raif efendinin bir deftere yazmış olduğu anılarına bırakıp sahneden çekilir.

raif efendi, sessiz, gizemli ve bir hayli ketumdur. bu dünyadan bir beklentisi kalmamış gibi davranmaktadır. hiç kimseden bir şey beklememekte ve birilerini beklentiye sokmaktan kaçınmaktadır. bir nevi kendi duvarlarını örmüş ve kendini olan bitenden izole etmiş bir haldedir. ne var ki böyle davranmasının tabii ki bir sebebi vardır. bu sebep de tahmin edilebileceği gibi, almanyada kaldığı sıralarada tanıştığı kürk mantolu madonna'dır.

raif bey ile kürk mantolu madonna maria arasındaki münasebet, her yerde rastlayabileceğimiz sıradan bir münasebet değildir çünkü ikisi de toplum algısına göre normal değillerdir. bu halleriyle de birbirlerine benzemektedirler. ikisi de hayatlarını anlamsız ve gereksiz bulmaktadır. raif kendisini bu hayatta fazlalık görmektedir. bunu da "hayat beni kaybetmekle bir şey kaybetmezdi" sözleriyle dile getirir. madonna maria ise hiçkimseyi sev(e)meme hastalığına duçardır. bugüne kadar karşısına aşık olabileceği bir erkek çıkmamıştır ve işin daha da kötüsü bir erkeğe aşık olabileceğine hiç inanmamaktadır.

raif, maria'yı almanyadayken gezdiği bir resim galerisinde gördüğü bir portreyle -"kürk mantolu madonna" portresiyle- tanımış ve sevmiştir. bu portrede maria kendini çizmiştir. maria, alışık olduğumuz kadın roman kahramanlarına benzemez. açık sözlü, sert ve kat'i kuralları  olan bir kadındır. raif'i de ilk başlarda sevmez ve bunu raif'e hiç çekinmeden söyler. raif ne kadar ketum ve çekingense, maria o kadar açıksözlü ve girişkendir. maria'nın da dediği gibi raif kadın gibi, kendisi de erkek gibidir. bu ilişki de roller yer değiştirmiştir.

kürk mantolu madonna bir aşk hikayesidir. aşk'ı sabahattin ali'nin kaleminden okumak harikulade. zaman zaman satırların nefesimi kestiğini bazı zamanlar da  soluğumun hızlandığını hissetttim. herşeyin anlamsızlaştığı günümüz hayatında takdir edersiniz ki bunlar mücevher kıymetindeki hisler. sabahattin ali'nin okumadığım tek romanı olan "içimizdeki şeytanı" da  ilerleyen zamanlarda bu sayfada yazmaya çalışacağım.

romandan aklımda kalan bir kaç satır :
*dibinde ejderha yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.
*oda arkadaşımı gizlice tetkik etmek, kaçamak bakışlarla hakkında ilk -ve tabii yanlış- kanatler edinmek istiyordum.
*niçin insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz. niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçındığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz.
*bir kadın herhangi bir şekilde hoşuma gidince ilk yaptığım iş ondan kaçmak olurdu.
*hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. insanlar ancak muayyen bir hadde kadar bibirlerine sokulabilirler.
* bu haliyle hepimiz acınmaya layıkız. ama kendimize acımalıyız. başkasına merhamet etmek ondan daha kuvvetli olduğumuzu zannetmektir.
*ömrümüzü senelere ayırmak insanların uydurmasıdır. insan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinden yapılan her taksimat sun'idir.
*demek insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra daha fazla sokulmak için atttıkları her adım daha çok uzaklaştırıyor.
* maria ! benim kürk mantolu madonnam.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

ahmet hamdi tanpınar - edebiyat üzerine makaleler




ahmet hamdi tanpınar'ın  (1901-1962) ölümünden sonra talebesi zeynep kerman'ın bir araya topladığı makalelerden oluşan kitabını uzun süredir okumayı planlıyordum. kitabın hacimli olması (514 s) beni oldukça yordu diyebilirim ancak makalelerin sade bir dille ve birer ikişer sayfalar halinde yazılmış olması okumamı  hayli kolaylaştırdı.

kitap, tanpınar'ın çeşitli gazete ve mecmualarda yayımlanan yazılarından müteşekkil. kitabın arka kapağında mehmet kaplan'ın bir tanıtım yazısı var. kitap, sekiz bölümden oluşmakta: şiir, roman, divan edebiyatı, halk edebiyatı, tanzimattan cumhuriyete türk edebiyatı, cumhuriyet devri türk edebiyatı ve son olarak da batı edebiyatı. kitapta, tanpınar'ın çok sevdiği ve aynı zamanda hocası olan şair yahya kemal'e  müstakil bir bölüm tahsis edilmiş.

tanpınar'ın küçük denemelerinden oluşan kitabın dili oldukça sade ve akıcı. tanpınar'ın kaleminin yetkinliğinden söz etmemek olmaz. yazar, samimi ve içten bir dil kullanılmış. aynı dönem eser veren arkadaşları hakkında yazdıklarını birer biyografi veya hatırat gözüyle de okumak mümkün. tanpınar, birkaçının ölümüne tanıklık ettiği, yakın dostları olan yazar arkadaşları hakkında yazarken oldukça duygusal davranmış, ve bu duygularını yazıya dökmekten çekinmemiş. tanpınar'ın yazılarına konuk ettiiği yazarlar arasında; namık kemal, tevfik fikret, ahmet haşim, yahya kemal beyatlı, cahit sıtkı tarancı, reşat nuri güntekin, abdulhak şinasi hisar, halid ziya uşaklıgil, abdulhak hamid, akif paşa, ahmet cevdet paşa, ahmed vefik paşa ve çok kısa olarak mehmet akif ersoy isimleri zikredilebilir.

kitaptan aklımda kalan çarpıcı bilgiler olarak;
 tanpınar, abdulhak şiirini hiç sevmemekte ve abdulhak hamid'i bir şair olarak görmemektedir. makber'in tesadüf eseri ve ilhami olarak bir defaya mahsus yazıldığını söylemektedir. tanpınar için önemli olan şiirin ilham sonucu yazılması değil, üzerinde düşünülerek, çalışılarak, mesai harcanarak, emek verilerek yazılmasıdır. bu yönüyle abdulhak hamid, hayatın zorluklarını görmediği için rahat yaşamaya alışmış ve bu rahatlığı, şiirlerini oluştururken kendisine lakaytlık, gayri ciddilik ve özensizlik olarak dönmüştür.

tanpınar, büyük şairler olarak  namık kemal, tevfik fikret, ahmet haşim ve yahya kemal beyatlı'yı görür. bunların şiirlerini yeterli, yol açıcı, ve kalıcı görür. tanpınar'a göre;  namık kemal, ilk batılı duyuşu şiire taşıyan kişidir. şiirini ve fikriyatını cemiyetin emrine vermesi onun zaaflarındandır; çünkü şiir enfüsi (öznel) olmalıdır.
tevfik fikret, hayatını ve sanatını tam anlamıyla eski olanı redde ve  yeni olanı  kucaklamaya adamıştır. şiirde imgeleri, muhayyileleri derinleştiren şairdir. ahmet haşim, doğuştan şairdir. şiiriyle adeta tablo çizer ve musiki nağmeleri dinletir. yahya kemal beyatlı ise; eve dönen adamdır. kendisi dönmekle kalmaz aynı zamanda imparatorluğun dağılışından beri kaybolan şiirimizi eve döndüren adamdır. şiirimiz kaybolan yolunu, kişiliğini yahya kemal şiiriyle bulmuştur. şiirimiz yahya kemal'le kendi değerlerine, kültürüne, tarihine, öz medeniyetine dönüş yapmıştır. ve şiirimiz yahya kemal sayesinde kaybolan sesini bulmuştur.

tanpınar, ilk büyük romancımız olarak halit ziya uşaklıgil'i görür. batlı manada roman tekniklerini uygulayan ve roman karakterlerine derinlik kazandıran yazar uşaklıgil olmuştur. bir diğer büyük romancı da abdulhak şinasi hisar'dır. sabırlı ve titiz bir çalışmayla romanlarını kaleme alan hisar, eserlerinde zengin, doyurucu bir dil ve malzeme kullanır.

edebiyat üzerine makaleler, dönemin siyasi, toplumsal ve edebi panoramasını vermesi bakımından önemlidir. kitaptaki yazılar edebiyat tarihi açısından olduğu kadar, bahsedilen yazarların sanatları hakkında bilgi verilmesi ve eleştiriye tabi tutulması bakımından da oldukça mühimdir. bütün bunları ahmet hamdi tanpınar'ın zaman zaman oldukça öznel yorumlarıyla okumak ayrı bir zevktir.





4 Ağustos 2012 Cumartesi

peyami safa - fatih-harbiye


fatih-harbiye romanı, peyami safa'nın  1931 yılında kaleme aldığı bir eserdir. kitapta bütün metaforlar oldukça nettir. fatih semti eskiyi, osmanlıyı, şark'ı, durağanı temsil eder. buna karşılık harbiye semti ise; yeniyi, garb'ı, hareket halinde olanı temsil eder.

romanın kahramanları neriman, şinasi ve macittir. neriman, doğulu şinasi ile batılı macit arasından bir tercihte bulunmak zorundadır. bir yanda çocukluğunu ve tahsil hayatını beraber geçirdiği ve evlenmeyi düşündüğü şinasi, öbür yanda ise yeni tanıştığı, kendisini cezbeden ve tatmadığı tecrübeler sunmayı vadeden macit.

peyami safa, bu eserinde osmanlının batılılaşma tecrübesini aktarmaya çalışır. bu batılılaşma bilindiği üzere sathi ve yanlış bir batılılaşmadır. neriman, alaturka eğitim almakta ama aldığı bu eğitim hiç hoşuna gitmemektedir. zira kemençe, ud, ney kendisini açmamaktadır, çünkü bunlar doğuyu temsil etmektedir.. bunun yerine batılı müzik aletleri ve aynı zamanda  revaçta olan keman, piyano çalma özlemi taşımaktadır.

yazar, bir diğer şark-garp kıyaslamasını ise hayvanlar üzerinden yapar. neriman'a  göre kedi doğuyu sembolize eder çünkü; kedi yer, içer ve uyur. hareketsizdir, tembeldir, uyuşuktur. köpek ise batıyı temsil eder zira; köpek uyanıktır (uyurken bile aslında uyanıktır), çevik, hareketli ve atılgandır, seslere karşı uyanık ve duyarlıdır.

neriman'dan bir kıyaslama daha: taş ev tahta evden, elektrik petrolden, otomobil arabadan, makine hayvandan ve son olarak da lavanta hacıyağından daha iyidir. (tahmin edildiği üzere ilk örnekler batıyı, ikinci örnekler ise doğuyu temsil eder)

peyami safa roman boyunca, doğu-batı kıyaslamalarını; semtler üzerinden, müzik aletleri üzerinden, hayvanlar üzerinden ve şahıslar üzerinden yapar.

yazarın psikolojik tahlillerine değinmeden geçmek olmaz. peyami safa, şöhretine yakışır bir şekilde psikolojik tahlillerde oldukça başarılı. psikolojik roman türünde ilk örnekleri veriyor olmasına rağmen kişilik tahlilleri, ruh hali tahlilleri ve mekan tahlilleri övgüye değer.

son olarak, yazar bir kurmaca eser yaratıcısı olarak romanın gidişatına bariz bir müdahalede bulunuyor ve kendi düşüncesi ve inancı olan doğu'yu, batıya üstün kılıyor. bunu da neriman'ın batıyı temsil eden macit'i değil doğuyu temsil eden şinasi'yi  tercih etmesiyle gerçekleştiriyor.

28 Temmuz 2012 Cumartesi

cengiz aytmatov - beyaz gemi




cengiz aytmatov, kırgız edebiyatının en büyük ve en çok tanınan yazarıdır şüphesiz. romanlarını ne yazık ki rusça yazar. rusça yazması ülkesinde bugüne kadar var olan asimilasyon politikalarının en güzel tezahürüdür. ne var ki aytmatov, yazdıklarıyla bu sömürü politikalarına en güzel ve en etkili cevabı vermektedir. aytmatov, eserlerinde mutlaka ulusal bilinçe ait hikaye, efsane, destan, halk hikayesi, türkülere yer verir. eserlerinde yazarın milli bir kırgız bilinci aşılamaya çalıştığı rahatlıkla görülebilir.

beyaz gemi, aytmatov'un okuduğum ikinci kitabı. ilk kitap olarak gün olur asra bedel veya bazı çevirilerde       -gün olur yüzyıl olur- kitabını okumuştum. bu eserinde de sıkı bir komünizm eleştirisi ve milli değerlere sahip çıkmanın gerekliliğinin altı kalın çizgilerle çizilmişti. aytmatov'un anlatım dili akıcı, zengin ve oldukça sade diyebilirim. okurken sıkılmak bir tarafa kitabın derinliklerine inmek çok kolay. eserlerini kurmaca hikayelerle oluşturmasına rağmen, alt metinleri okunduğunda ideolojik bilinç aşılama gayesi (özellikle milli duyuş, düşünüş) tespit edilebilir.

beyaz gemi, çoğunlukla çocuk kahramanın ağzından anlatılmıştır. kahramanımız 8 yaşındadır ve ne yazık ki adını bilemeyiz. roman boyunca "çocuk" diye bahsedilir kendisinden. çocuğun ağzından yazılmış olması anlatım dilinin sade ve basitliğini dolayısıyla da çocuksuluğunu, saflığını, naifliğini, doğallığını beraberinde getirir. çocuk ana, babası tarafından bebek yaşında terk edilmiştir. çocuğa dedesi mümin (hamarat mümin) bakmaktadır. romandaki rol dağılımı nettir. bütün iyi hasletler (dürüstlük, çalışkanlık, hamaratlık, alçakgönüllülük, geleneklere saygı) dede mümin'de toplanmıştır. bütün olumsuz özellikler (sahtekar, acımasız, tembel, maneviyatsızlık, gelenekleri hiçe sayma) mümin'in damadı urazkul'da toplanmıştır.

roman boyunca çocuk, kendisini terk eden babasının gemici olarak çalıştığı bir beyaz geminin gelip kendisini yaşadığı bu yerden alıp götüreceğinin hayalini kurar. çocuk bütün sıkıntıların üstesinden beyaz gemiyi hayal etmekle gelir.çocuk beyaz gemi ile babasını özdeşleşmiştir. beklediği aslında belki de beyaz gemi değil de babasıdır.

romanda söz edilmesi gereken unsurlardan biri de "geyik ana" efsanesidir. kırgızlar'ın soylarının tükenmesi geyik ana tarafından engellenmiştir. kırgız boyundan kalan son kız ve erkek çocuğunu  geyik ana büyütmüştür.  böylelikle eski refah günlerine kavuşan kırgızlarda, geyik  kutsal hayvan sayılmış ve bu sevgi abartılınca kırgızlar, ölen büyüklerinin mezarlarına -ne yazık ki- geyik boynuzu dikmeye başlamışlar. tahmin edileceği gibi geyiklerin soyu kısa bir sürede tükenmeye yüz tutmuştur. kırgızları tarih sahnesinde tutan geyikler artık kırgız topraklarında yaşamaz olmuştur. kitabı okuduğumda beni en çok etkileyen trajedi bu zıtlık olmuştu. ya da kaderin cilvesi veya merhametten maraz doğar denebilir.

son olarak, okuduğum  beyaz gemi 2005 elips yayınları baskısında çok fazla dizgi yanlışı, imla ve yazım yanlışı olduğunu söylemeden edemeyeceğim. bu yanlışlar okurken can sıkıntısına yol açıyor tabiiyetle. sonraki baskılarında düzeltilmiştir umarım. bu arada unutmadan, kitabı okumanızı hararetle öneririm.