3 Ocak 2013 Perşembe

oğuz atay- günlük


günlük kitabı, rahmetli oğuz atay'ın düzenli olmasa da yedi yıl boyunca tuttuğu günlük yazılarını içeriyor. kitabın güzel tarafı yazarın el yazısının karşısına matbu harflisinin de konmuş olması. oğuz atay'ın güzel bir el yazısı var.

şahsım adına kitabı bir çırpıda okuduğumu ve okumam boyunca büyük zevk aldığımı söyleyebilirim. günlükten öğrendiklerim de cabası. günlüklerini okuduktan sonra oğuz atay'a yakınlığım daha da arttı. atay, son zamanlarında yalnızlıktan ve anlaşıl(a)mamaktan fazlasıyla şikayetçi. yazdıklarının edebiyat ortamlarında makes bulmadığını kendisi de görüyor ve soruyor da zaten "ben burdayım sevgili okur, sen nerdesin?"

atay günlüğünün ilk sayfasında, sevgilisi sevin, yurt dışına gittiğinden ve kendisi de kimseyle konuşmak istemediğinden bu defteri aldığını söyler. "bu defter kaydetsin beni. dert ortağım olsun. kimseye söyleyemeden, içimde kaldı, kayboldu dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. canım insanlar! sonunda, bana, bunu da yaptınız." diye yazar.

günlük, aynı zamanda yazarın yazmayı tasarladığı romanlarının, hikayelerinin, tiyatro oyunlarının oluşturulduğu, bunlarla ilgili notların tutulduğu, teknik kurguların planlandığı bir görev de ifa ediyor. dolayısıyla okur günlüğü okurken atay'ın eserlerini oluştururken ki çalışma, yazma tekniklerini de yakından görmüş oluyor. bu yönüyle bence çok değerli. günlük bir edebiyat laboratuvarı hüvviyetinde.

günlükten yola çıkarak yazarın kimselerce anlaşılmadığına tanıklık ediyoruz. eleştirmenler yazarın yazdıklarına tepkisiz kalmaktadır. yazarın buna canı fena halde sıkılır. dönemindeki yazarları da isim vermeden eleştirir atay. basit yazdıklarından dem vurur. edebiyat camiasında cepheleşmeler, çeteleşmeler olduğunu söyler. edebiyat camiasında da tekelleşme olmuştur. köşe başlarını belli başlı kimselerin tuttuğunu, bunların istediklerini göklere çıkarttıklarını, istemediklerini ise yerin dibine batırdıklarını söyler. edebiyat eleştirmenlerinin kendi yazdıklarına kayıtsız kalmalarını ise yazdıklarını anlamamalarına bağlar.

oğuz atay, çok okuyan bir tiptir. hatta belli dönemlerde evine kapanır. bol bol roman teorisi kitapları okur. bu dönemlerde mümkün olduğunca sokağa çıkmamaya çalışır. planlı okumalar yapar. iyi bir okurdur atay. yabancı klasikleri okur. türk edebiyatından özellikle üç ismi değerli bulur. bunlar halit ziya uşaklıgil, ahmet hamdi tanpınar ve kemal tahir'dir. bu üçlünün yazdıklarıyla ayrı alakadar olur ve kafa yorar.

günlüğünde bir üçleme roman yazmak istediğini söyler atay. "devlet", "toplum" ve "birey" isimlerinde olacaktır bu üçleme. ayrıca "türkiyenin ruhu" adında bir roman da yazmaktadır. ne yazık ki bunları tamamlayamadan öldü oğuz atay. kim bilir, belki düşündüklerini yazmış olsaydı bugün çok farklı bir edebi iklimde olurdu türkiye.

1970 yılında ilk romanı tutunamayanları yazan oğuz atay, aramızdan sadece yedi yıl sonra 1977'de ayrıldı.  anlayacağınız edebiyatımızdaki oğuz atay efsanesi sadece yedi yılın mahsulü. aramızdan erken ayrılması edebiyatımız için büyük bir kayıp. ruhun şad olsun oğuz atay.

sözü yazının ustasına bırakarak bitirelim:

düşüncem geç gelişti, biraz geç başladım; biraz da erken bırakmak zorunda kalıyorum. (ölümünden iki ay önce günlüğünden)

geleceğini kaybetmek, yaşanan zamanı da boşlaştırıyor. (kanserle yüzleşirken)

acıklı not: günümüzde kitapları basım rekorları kıran oğuz atay'ın, hayattayken hiçbir kitabı ikinci kez bile basılmamıştır. şimdi gel de atay(ist) olma !

2 Ocak 2013 Çarşamba

reşat nuri güntekin- yeşil gece


efendim rivayete göre atatürk, 1926 yılında reşat nuri'yi çağırır ve der ki inkılaplarımızı halk nezdinde anlatacak, benimsetecek bir roman yaz. bunun üzerine reşat nuri sipariş kitabı olan yeşil gece'yi yazmaya koyulur.

yeşil rengi sembol bir renktir romanda. bütün kokuşmuş, paslanmış, köhnemiş, islami ilimler okutulan medreseleri temsil eder. ulu kişilerin, evliyaların kabirlerinde geceleri yanan yeşil kandillerin rengidir. reşat nuri roman boyunca medreselere, medreselere mollalarına, softalara çatar durur. mollaları, softaları çıkarları peşinde koşan, yobaz, gerici, cahil adamlar takımı olarak yansıtır. medreselerde verdikleri eğitim çağdışı, işlevini çoktan yitirmiş ve tamamen dünyevi çıkar sağlamak içindir. medreselerde bir çıkar hiyerarşisi vardır. mollalar kendi aralarında toplanan gelirleri bölüşürler. ramazan aylarında köylere cer toplamak için çekirge sürüleri gibi dağılırlar. halkı yönlendirme ve galeyana getirme konusunda ustadırlar. başları sıkıştıklarında bu taktiğe başvururlar. bütün bu takımın romandaki temsilcisi hafız eyüp'tür.

reaşt nuri'nin hafız eyüb'e karşı konumladığı kahramanımız ise öğretmen şahin bey'dir. şahin bey, medresede bir dönem eğitim görmüş, medresenin iç yüzünü bilen biridir. muallim okulunu bitirdikten sonra çekilen kur'a da herkes anadolu'dan kaçıp İstanbul'u isterken, o tersini yapar. kur'ası istanbul'a çıktığı halde becayiş yaparak sarıova beldesine gitmeyi kendine bir vazife görür. şahin bey, bir dönem eğitim gördüğü medreselerden rövanş peşindedir zira.

romanda iptidai(ilkokul) okullarla medreseler öğrenci kapma yarışı içerisindedirler. mollaların beldedeki siyasiler üzerinde nüfuzları vardır. memurlar mollaları karşılarına almaktan çekinirler. şahin bey ise tahmin edildiği gibi öyle değildir. mollalarla dalaşmaktan çekinmez. halkı aydınlatmayı yaşamının tek gayesi sayar. mollaların oyunlarını tek tek bozar. şahin bey, reşat nuri'nin de himmetiyle her şeyi bilmektedir netekim.

ne var ki yazarın da desteğini arkasına alan şahin öğretmen, bu savaştan mağlup çıkar. tüm çabalarına rağmen  çıkarcı molla güruhunu yenemez. romanın sonunda ankara'ya doğru yola koyulur.

uzun lafın kısası; yeşil gece tezli bir romandır. belli bir ideolojiyi benimsetmek amacıyla kaleme alınmıştır. yeni kurulmaya başlanan ilkokulları medreselere, öğretmeni mollalara üstün kılmak  gayesiyle yazılmıştır.

1 Ocak 2013 Salı

peyami safa- arsen lüpen istanbul'da



peyami safa, gazetelerde tefrika halinde yayınlanan cingöz recai polisiye serisini server bedi imzasıyla yazmıştır. peyami safa annesi server bedia isimden esinlenerek bu imzayı kullanmıştır.

cingöz recai, peyami safa'nın para kazanmak, geçimini sağlamak için yazdığı bir nevi piyasa işiydi. safa, türk edebiyatının en meşhur polisiye serisini cingöz recai'yle yakalamıştır. zenginden ç-alıp fakire dağıtan, merhametli, zeki ve insancıl hırsız karakteri cingöz recai'dir. cingöz recai, türk edebiyatının robin hood 'udur. cingöz recai, sempatiktir. hırsızlık yapmasına rağmen okuyucuların kalbinde yer etmiştir. peyami safa'nın cingöz recai karakterini oluştururken ünlü fransız, hırsız roman karakteri arsen lüpen'den etkilendiği söylenenbilir. zira arsen lüpen, silahtan ve kandan nefret eder. çapkındır, naziktir ve ç-aldığı paraların bir kısmını fakirlere ve muhtaçlara dağıtır.

mehmet rıza ise cingöz recai'yi yakalamak için gecesini gündüzüne katan uyanık, kendinden emin ve işine aşık bir komiserdir. cingöz recai'yle başa çıkabilen tek kişidir. polis teşkilatında hatırı sayılır bir namı vardır. teşkilatın medar-ı iftiharıdır. sherlock holmes misali ipuçlarını itinayla toplar, hiç kimsenin aklına gelemeyecek akıl yürütmeleri yapar, olaylar arasında bağlantılar kurmada usta bir komiserdir. işine deli gibi aşıktır.

mehmet rıza, polis teşkilatından emekli olmasına rağmen, meşhur hırsız arsen lüpen'in istanbul'a geldiği öğrenildiğinde göreve çağrılır. mehmet rıza,  kendisine ihtiyaç duyan türk polis teşkilatını kıramaz ve arsen lüpen'i enselemek için iş başı yapar. 

roman da arsen lüpen'in yaptığı randevulu mücevher hırsızlığı, mehmet rıza'nın duvara gömülmüş olan kadının hayatını son anda kurtarması gibi heyecan verici olaylar anlatılır. bir ara mehmet rıza, cingöz recai ve arsen lüpen beraberce kötü kişilere esir olurlar. bu muhteşem üçlü burada birbirlerini daha yakından tanıma fırsatı bulur. arsen lüpen, türklerin ne kadar zeki insanlar olduklarını bu konuşmalar sayesinde kısa sürede anlar. üçlü bu esaretten işbirliği yaparak kurtulurlar.

romanın sonunda türk okuyucusunu bir sürpriz beklemektedir. cingöz recai, arsen lüpen'i kandırıp ç-aldığı bütün mücevherleri ve güzel fransız matmazel'ini de alıp kayıplara karışır. anlayacağınız bizim hırsız kahramanımız o kadar mahirdir ki arsen lüpen'e bile pabucunu ters giydirir. duygularımız okşanır ve roman bitirilir. hırsızlık bile olsa en iyisini biz yaparız di mi? e daha ne olsun !

ha unutmadan, fırlama hırsız cingöz recai tiplemesi sinemamızda da makes bulmuştur. cingöz recai karakterine rahmetli ayhan ışık başarıyla can vermiştir.

ahmet hamdi tanpınar- beş şehir



efendim tanpınar üstada devam. kitabımız beş şehir. tanpınar, kitabı üstadı, dostu ve en önemlisi de ustasına; yahya kemal'e ithaf etmiş. ilk başlarda tefrika halinde yayınladığı dört şehir'e ek olarak konya'yı da katarak kitap halinde basmıştır beş şehir'i.

kitapta sırasıyla ankara, erzurum, konya, bursa ve istanbul şehirleri yer almakta. kitap esasen bir şehrengiz. bir şehir güzellemesi. tanpınar, kitabın önsözünde kitabın yazılış gayesini açıklar: "hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ve yeniye karşı beslenen iştiyak." yazar, beş şehir kitabını çeşitli tesadüflerle bulunduğu şehirlerden hareketle yazmıştır. tanpınar, ya edebiyat öğretmenidir, ya müfettiştir veya görevli gitmiştir bu şehirlere.

kitabın en güzel tarafı bu şehirleri tanpınar'ın kaleminden okumak. zira tanpınar, şair kimliği dolayısıyla bize bir şehir tarihçisinden, turizmciden, arkeologtan, mimardan fazlasını vermekte. mazi, yaşanılan an ve ati şairin kaleminde mezc olmakta. tanpınar şehirleri tasvir ederken kendi izlenimlerinden, evliya çelebinin şehir ile ilgili anektodlarından, şehrin folklorik özelliklerinden, mimari yapılarından, musikiden, halk hikayelerinden sıklıkla yararlanır. bize de sadece tanpınar'ın yazabileceği bu müstesna şehrengizleri keyifle okumak düşer.

ankara
ankara, tanpınar'a daima dasitani ve muharib görünmüştür. tanpınar'ın muhayyilesinde ankara, millli mücadele yıllarında yeni kurulmakta olan başkent ankara'dır. ankara kalesi önemlidir. ilk yerleşim yerleri kalenin eteklerinde olmuştur. atatürk'ün ağzında sigarayla tepeye çıktığı fotograf ankara kalesi ile birlikte canlanır tanpınar'ın muhayyilesinde.
ankara'nın en mühim hadisesi ve konuşulan tek adamı mustafa kemal atatürk'tür.
hacı bayram veli, ankara bahsinde anlatılan önemli bir zattır. fatih sultan mehmed'in hocası akşemseddin, bir gece rüyasında boynuna geçirilmiş bir zincirin hacı bayram veli'nin elinde olduğunu görür. mürşidinin hacı bayram veli olacağını anlar ve yollara düşer. ankara'ya gelir. hacı bayram veli'nin dergahına intisap eder fakat iltifat görmez. akşam yemeği vakti hacı bayram veli bütün müridlerine kendi eliyle çorba dağıtır, ancak sıra akşemseddin'e geldiğinde onu atlar, çorba vermez. kalan çorbayı da dışardaki köpeklerin çanağına boşaltır. akşemseddin gider, köpeklerle birlikte çanaktan çorba içer. bunu gören hacı bayram veli akşemseddin'de kibirden zerre bulunmadığını anlar ve onu tekkesine talebe olarak kabul eder. akşemseddin daha sonra kaderin bir cilvesi olarak hacı bayram veli'nin halefi olur.
hacı bayram veli'nin insanla kainatı beraberce oluş halinde gösteren meşhur dizeleri şöyledir:

nagehan ol şara vardım, ol şarı yapılır gördüm,
ben dahi bile yapıldım, taş u toprak aresinde.


erzurum

tanpınar, erzurum lisesinde edebiyat öğretmenliği yapmıştır.
tanpınar erzurum'u ölüm şehri olarak tasvir eder. birinci dünya harbinde 60.000 olan şehir nüfusu 8.000'e kadar gerilemiştir. buna rağmen erzurum milli mücadele'ye ön ayak olmuş ve milli mücadele erzurum'dan başlamıştır.
evliya çelebi, erzurum'da gümrük katipliği yapmıştır. tanpınar, erzurum'un bir mahallesine veya semtine evliya çelebi'nin isminin verilmesi gerektiğinden bahseder.
bir zamanlar trabzon- tebriz ticaret kervan yolu nedeniyle erzurum, istanbul ve izmir gümrüğünden sonra en işlek gümrüktür.
kışlar uzun sürdüğü ve insanlar uzun kış gecelerinde kahvelerde toplanıp sohbet ettikleri için erzurum insanı hazır cevap ve nüktedandır. esprilidir. mizah duygusu gelişmiştir. erzurumlu zakir bey bunlardan biridir. ermeni nüfusunun türk nüfusundan çok olduğunu iddia eden avrupalı müfettişe ermeni mezarlarını göstererek, -nerde mezarları, bunlar ölülerini yemediler ya! diyerek hazır cevaplık örneği vermiştir.
tanpınar, atatürk'ün  erzurum lisesi'ni ziyareti sırasında kendisiyle konuşma fırsatı bulmuştur.
erzurum'da uzun kış gecelerinde battal gazi destanı, aşık kerem hikayeleri okunmaktadır.

konya
tanpınar, konya lisesi'nde edebiyat öğretmenidir.
konya, bozkırın çocuğudur. konya, insanı ya bir sıtma gibi yakalar, kendi alemine taşır; yahut da ona sonuna kadar yabancı kalırsınız.
selçukluların önemli liderlerinden olan alaeddin keykubat aynı zamanda mimardır. konya kalesinin planını kendisi çizmiştir. bir ziyafette oğlu tarafından  zehirlenmiştir.
anadolu türkleri ve konya iki büyük olay arasında sıkışmıştır. haçlı seferleri ve moğol istilası. türklerin anadolu'da yerleşik hayata geç girmelerinde bu iki hadisenin önemi büyüktür.
anadolu'da alevilikle birlikte hayderilik, kalenderilik, melamilik gibi tarikatler vardır.
selçuklu mimarisinin en zengin tarafı binaların cephesidir. cephede çadır motifleri işlenir. ince minarenin cephesi tiftikten dokunmuş bir sultan çadırına benzer.
konya, mevlana- şems,  sadreddin konevi, kubbe-i hadra.
mevlana şems ile tanıştıktan sonra yanında rübabı ile gezen, her coştuğu yerde sema eden bir adam olmuştur.
mevlana şems öldükten sonra kendisine arkadaş ve sırdaş olarak çelebi selahaddin'i seçmiştir.
mevlevi tekkesinde şu sözler şiardır:

gel gel kim olursan gel
kafir de olsan yahudi veya putperest de olsan gel
dergahımız ümitsizliğin dergahı değildir
yüz defa tövbeni bozmuş olsan yine gel. 

bursa
tanpınar, şimdiye kadar gördüğü şehirler arasında "bursa kadar muayyen bir devrin malı olan bir başka şehir görmediğini" söyler.
evliya çelebi bursa'dan söz ederken "ruhaniyetli bir şehirdir" der.
keçeci fuad paşa bursa için "osmanlı tarihinin dibacesidir" tabirini kullanır.
gümüşlü, muradiye, yeşil, nilüfer hatun, geyikli baba, emir sultan, konuralp.
bursada yeşilin manası çok başkadır, o ebediyetin rahmani yüzüdür. yeşil türbe, yeşil cami der demez ölüm muhayyilemizdeki çehresini değiştirir.
bursa osmanlı devletinin kurulduğu şehirdir. kaynaktır. çınardır. osman bey şeyh edebali'nin kızı malhun hatuna tutulur. şeyh, kızını osmana vermek istemez. osman, şeyhin evinde yattığı bir gece şu rüyayı görür. şeyh edebali'nin göğsünden bir ay çıkar ve büyüyerek tam bedir halinde osman'ın koynuna girer. o zaman osman'ın göğsünden üç kıtayı dallarının arasına alan, büyük bir çınar ağacı büyür. böylece osman, imparatorluğun bütün zafer tarihini rüyasında görür. rüyayı dinleyen edebali kızını osman'a vermeye razı olur.
bursa ilk önce edirne'nin kendisine ortak olmasına, sonra istanbul'un tercih edilmesine kim bilir ne kadar üzülmüş ve nasıl için için ağlamıştır. her ölen padişahın, her öldürülen şehzadenin cenazesi şehre getirildikçe bursa'nın kalbi bir kez daha burkulur. -benden uzak yaşıyorlar, ancak öldükleri zaman bana dönüyorlar. bana bundan sonra sadece onların ölümlerine ağlamak düşüyor, der.
bursa, sudan ibarettir. kara çelebizade aziz efendi bursa'ya yüzlerce çeşme yaptırmıştır. günün her vaktinde bir yerlerde durup kulağına gelen su seslerini dinlemeye bayılır.
andre gide, bursa'daki yeşili en iyi anlayan yazardır.
iklimimizde gülden sonra bayramı yapılacak tek çiçek; erguvan'dır.
kul hasan:

arı biziz, bal bizdedir,
bahçe biziz, gül bizdedir.


istanbul

beş şehir kitabında en uzun bahis istanbul bahsidir. 91 sayfa boyunca istanbul anlatılmaktadır.
tanpınar, istanbul babam için; eşi bulunmayan büyük camilerin, güzel sesli müezzinlerin ve hafızların şehridir, der.
beyoğlu, paris taklidi olması hasebiyle yoksulluğumuzu, üsküdar ise kendimize yeten değerlerimizi, mirasımızı sembolize eder.
istanbul yangınları yüzünden otuz, kırk senede bir yeni baştan yapılır.
eski istanbul bir terkibti. bu terkib; manalı-manasız, eski- yeni, yerli- yabancı, güzel ile çirkinin bir terkibiydi.
eski istanbul'un bayramları başka olurdu. bayram sabahı güneş bile başka türlü, adeta ruhani doğardı.
mimar sinan geldiği zaman imparatorluk mimarlığının iki problemi vardı. bunlardan biri kubbe, öteki de cephelerin düz duvar biteviyeliğiydi. sinan, ikisiyle de oynadı. kubbeyi içerden mabedin üstüne mesnetileriyle alakası görünmeyecek şekilde astı. dışardan yarım kubbe küçük gerdanlık kubbeler şeklini verdi.
mimar sinan, istanbul mimarisine  damgasını vurmuştur. mihrimah sultan camisi, rüstem paşa, piyale, kılıç ali, sokollu camileri, medreseleri, su kemerleri, türbeleri, çeşmeleri, sarayları, köşkleri, küçük mescitleri ile istanbul'u baştan başa fethetmiştir. sinan, bir ananeyi tek başına tüketen, kendinden sonra gelene pek az şey bırakan bir sanatkardır.
kanuni, baki ve sinan aynı dönemde yaşamışlardır. kanuni baki'yi boğaz gezmelerine götürürmüş. kanuni ölünce baki, kanuni mersiyesi'ni yazmış. mimar sinan ile baki tanışırlar mıydı acep?
büyük mimarlarımız daima eserlerinin yanında birkaç çınar veya serviyi eksik etmezlerdi. bilirlerdi ki toprağa emanet edilmiş bir ağaç, mahalleye, semte hatta cemiyete, bütün bir imana emanet edilmiş bir değerdir. iki ağaç türk mimarisinde, muhayyilesinde ve sanatında iz bırakmıştır: çınar ve servi.
yapmasını çok iyi bilen şark, muhafaza etmesini bilmez.
eski istanbul konaklarında sahiplerinin zenginliğine göre altmış, yetmiş cariye ve köle yaşardı. konaklar ahşaptan yapıldığı için yangınlarda kül olurlardı. konaklardaki halı, kumaş, kürk, sanat eşyası, yazma kitap, mücevherler, kısacası her yangında bir servet kaybolurdu.
istanbul'a kimliğini verenler; mimar sinan, sedefkar mehmet usta, ıtri, seyyid nuh, hafız post.
yahya kemal'in etrafında çıkarılan dergah mecmuasına; ahmet haşim, abdulhak şinasi hisar, mustafa şekip tunç, hasan ali yücel, ali mümtaz arolat, necmettin halil onan, mustafa nihat özon, nurullah ataç gibi isimler katılırlardı.
istanbul, parisi taklit ettikçe istikbalini tehlikeye atıyordu.
manzara bir ruh halidir. içinde bulunduğumuz duruma göre manzara anlam kazanır.
tıpkı kendimiz gibi, geçmiş zaman da bizdeki aksiyle tekevvün halindedir. kainatımızı nasıl kendi akislerimizle yaratırsak, maziyi de düşüncelerimizle, duygularımızla ve değer hükümlerimize göre yaratır, değiştiririz.
en büyük meselemiz budur: mazi ile nerede ve nasıl bağlanacağız. hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız, hepimiz hamletten keskin bir olmak veya olmamak davası içinde yaşıyoruz.
en iyisi bırakalım hatıralar içimizde konuşacakları saati kendiliklerinden seçsinler.












13 Kasım 2012 Salı

ahmet hamdi tanpınar - huzur


tanpınar üstada devam. kapsamlı bir dosya ile hem de. içime sindi, hem de çok. insanın kendini övüp, övmemesi gerektiği meselesi yüzyıllardır devam eden bir tatışma konusu, etsin. ancak iyi iş(çilik) çıkardım be yav !

 efendim, huzur 1949 yılında yazılmış. tanpınar'ın ilk romanı olma özelliği taşıyor. mehmet kaplan romana giriş yazısında tanpınar'ı anlamak için yazdıklarını dura dura, sindire sindire okumak gerektiğini ifade ediyor. çok yerinde bir hatırlatma ve tespit. evet tanpınar'ı bi hakkın anlamak için onu içşelleştirerek okumak lazım, zira o bir nesir, bir söz ustası. ben de öyle yaptım, acele etmeden, satırların altını çizerek ve tespitleri üzerinde düşünerek okudum. o kadar çok yazacak malzeme çıktı ki... kitap satırlarının altı çizilmekten rengarenk. neler mi çıkardım, yazayım;

öncelikle, tanpınar okumak bir estetik bir zevk. dünya gözüyle herkesin henüz hayattayken bir tanpınar romanı okumasında fayda var. bir yazı ve fikir işçisi görürsünüz karşınızda. kelime dağarcığı çok zengin. doğu dillerinden (arapça, farsça) vokabülerinin yanında; batı dillerinden (ingilizce, fransızca) kelimeleri de aynı ustalıkla kullanabiliyor. anlatımı çok sahici ve güçlü. psikolojik tahlilleri çok katmanlı ve derinlikli.

tanpınar, kitabın asıl konusu olan mümtaz ile nuran'ın aşkını anlatmaya şu sözlerle başlar: "bu, dünyanın en basit, adeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit, bir aşk hikayesidir." (s. 73) tabi yazarın sözlerine öyle hemen aldanmamakta fayda var. zira aşk da, anlatımı da hiç basit değil. oldukça zahmet ve emek gerektiren bir aşk hikayesi var huzur'da.

mümtaz ile nuran'ın aşklarını okurken; aklımdan sürekli orhan pamuk ve masumiyet müzesi geçmedi değil. duygu yoğunlukları, aşka saplantılı bakışları ve acı çekmeleri o kadar benziyor ki. pamuk'un masumiyet müzesi romanını yazarken huzur'dan etkilenmediğini söylemek saf dillik olur. hatta ikisini peş peşe okumakta fayda var. kıyaslamalı bir çalışma konusu bile olabilir.

huzur, form olarak dört bölüme ayrılır. sırasıyla ihsan, nuran, suat ve mümtaz. bunlar aynı zamanda romanda etraflıca anlatılan karakterlerdir. tanpınar, bu karakterleri kendi isimleri olan bölümlerde derinleştirir ve hikayeyi onların bakış açısıyla anlatmaya çalışır.

huzur'da zaman olarak;  ikinci dünya harbi dönemleri ele alınır. roman da harb ve psiklolojisi, olup olmayacağı etraflıca anlatılır. mekan olarak; istanbul, boğaz, emirgan, yalılar, konaklar... seçilmiştir.

huzur romanı, bir aşk romanı olmasının yanında imparatorluk bakiyesi türkiye'nin bunalımları, çıkmazları, tanpınar'ınn ifadesiyle ikilikleri, doğu- batı münasebetleri, doğululuk-batılık problemi, yanlış batılılaşma, redd-i miras, taklidi batılık gibi ontolojik konuları da derinlikli olarak işler. tanpınar, doğu- batı arasında sıkışıp kalmış yeni türkiye'nin fertlerine tavsiyelerde bulunmayı ihmal etmez. kahramanları vasıtasıyla bu sancılı fikirleri tartışır ve çözüm bulmaya çalışır.

huzur'un kelime kadrosunu saymaya kalkarsak; istanbul, emirgan, kandilli, üsküdar, boğaz, lüfer, musiki, dede efendi, mahur beste, acemaşiran, ferahfeza, sultaniyegah, mümtaz, nuran, ihsan, suat, macide, medeniyet kelimeleri sayılabilir.

mahur beste: huzur'da bir küçük hikaye
huzur'da 13 yıl sonra yazacağı romanı olan mahur beste'nin de bir nüve olarak geçtiğini görüyoruz. tanpınar kısaca değindiği bu hikayeden, sonrasında kocaman bir roman çıkarır. huzur'da anlatılan mahur beste hikayesi şöyledir: kahramanımız mümtaz bir eskici dükkanında gördüğü behçet bey'i bize tanıtır ve der ki: "behçet bey yirmi sene boyunca karısını kendisinden, sonra da doktor refik'ten kıskandı. bu kıskançlık yüzünden refik'i saraya jurnalledi. sürgündeki refik'in ölümünden yılarca kendisini sorumlu tuttu. karısı atiye ölüm döşeğinde aşığı refikle olan mahur beste'sini söylemeye çalıştı ancak behçet kıskançlıktan karısının ağzını sıkıca tuttu ve onun da ölümüne sebebiyet verdi." mahur beste, huzurdaki kahramanımız mümtazın aşık olduğu kadın olan nuran'ın dedesi olan talat bey'e ait bir bestedir.

tanpınar'ın musıki hakkındaki düşünceleri;
günümüzün şikayet mevzularından biri olan piyasa müziği, o günün de dertlerinden biridir. tanpınar yozlaşan müzik kültürüne alternatif bir reçete sunar. listesinde; dede efendi, seyid nuh, ebubekir ağa, hafız post, aziz dede, zekai dede, ismail dede, ıtri, sadullah ağa, basmacızade, kömürcü hafız, murad ağa, abdulkadir-i meragi, münir nurettin vardır... (bunları teker teker bulup dinlemek artık ödev oldu)

tanpınarda geçen musıki makamları: dügah, kürdi, rast, çargah, gerdaniye, saba, acem, ferahfezad, mahur...(s.266-275)

mümtaz'a göre;  "istanbul peysajı, bütün medeniyetimiz, kirimiz, pasımız, güzel taraflarımız, hepsi musıkidedir." (s.170)

"halkımıza ve hayatımıza ne kadar yaklaşırsak o kadar mesut olacağız. biz bu türkülerin milletiyiz.(s.303)

tanpınar eskileri anlatırken; "onların tek sahibi bizleriz. onlara hayatımızda pay vermezsek tek yaşama haklarını kaybedecekler... zavallı dedelerimiz, musıkişinaslarımız, şairlerimiz, adı bize kadar gelen herkes hayatımızı süslememizi o kadar iştiyakla bekliyorlar ki... en umulmadık yerde karşımıza çıkıyorlar." (s. 174)

huzur'da erken ve yanlış batılılaşma:
"hepsi bir medeniyet çöküntüsünün yetimleridir. bu insanlara yeni hayat şekilleri hazırlamadan evvel, onlara hayata tahammül etmek kudretini veren eskilerini bozmak neye yarar. (s.190)

"maziyi ihmal edersek, hayatımız da ecnebi bir cisim gibi bizi rahatsız eder, terkibin içine ister istemez sokacağız. o kendisinden gelmemiz lazım gelen bir şeydir. bu devam fikrine bir vehim de olsa muhtacız. kaldı ki dün doğmadık. en çetin realitemiz budur. sonra hangi köklere gideceğiz? halk ve halkın hayatı bazen bir hazine, bazen de bir seraptır. uzaktan namütenahi görünür, fakat yaklaştın mı beş on motifin ve modanın içinde kalırsın..." (s.251)

"biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. kendimizi sevmiyoruz. kafamız bir yığın mukayeselerle dolu. dede'yi wagner olmadığı için, yunus'u verlaine, baki'yi goethe ve gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. uçsuz bucaksız asya'nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz.... başka milletlerin tecrübesini yaşamağa çalışıyoruz." (s. 251-252)

"şarkla garp birbirinden ayrı. biz ikisini birleştirmek istedik. hatta bunda yeni bir fikir bulduğumuzu bile sandık. halbuki tecrübe daima yapılmış, daima iki çehreli insanlar vermişti... daima akdenizli bir tarafımız bulunacağı gibi, daima şarklı bir tarafımızda kalacak. (s. 368-369)

tanpınar'da doğu- batı, eski- yeni sorunu:
"eski her zaman yanı başımızda duruyor.bir yığın yarı ölü şekiller hayata müdahaleye hazır bekliyor. diğer taraftan yeni ile, garb ile münasebetimiz sadece akan bir nehre sonradan eklemlenmekle kalıyor. halbuki su değiliz. insan cemaaatiyiz ve bir nehre katılmıyoruz. bir medeniyeti kültürüyle benimsiyoruz. onun için de bir hususi hüvviyet olmamız lazım. halbuki bugün ondan dışa ait icapları kabulden ileri gidemiyor, insanı ihmal ediyoruz. yeniye başından itibaren bizim olmadığı için şüphe ile, eskiye eski olduğu için işe yaramaz gözüyle bakıyoruz... sanatımızda eğlencemizde, ahlakımızda, muaşeretimizde, istikbal tasavvurlarımızda daima bu ikilik karşımıza çıkıyor. satıhta yaşarken mesut oluyoruz. derine iner inmez kayıtsızlık ve kötümserlik başlıyor. hiçbir kabile tanrısız olmaz. biz tanrılarımızı yaratmak, yahut yeniden bulmak mecburiyetindeyiz. her milletten fazla şuurlu ve iradeli olmamız lazım." (s.247)

"sonrada kendimize mahsus, şartlarımıza uygun yeni bir hayat kurmağa çalışacağız. hayat bizimdir, ona istediğimiz şekli vereceğiz. ve o şeklini alırken, kendi şarkısını yapacak. fakat fikre ve sanata hiç karışmayacağız. onları hür bırakacağız. çünkü onlar hürriyet, mutlak hürriyet isterler... hele mazi ile bağlarımızı kesmek, garba kendimizi kapatmak! asla! ne zannediyorsunuz bizi! biz şarkın en klasik zevkli milletiyiz. her şey bizden devam istiyor. -eskiyi devam ettirdikten sonra yeni hayat şekli aramak ne için? - hayatımızın henüz şekli yok da onun için. - o halde maziyi tasfiye ediyoruz. - elbette. fakat icap eden yerlerde. ölü kökleri atacağız." (s. 247 ?)

"birisi eski medeniyetin enkazı, öbürü yeni bir medeniyetin henüz taşınmış kiracısı olmasınlar. ikisinin arasında bir kaynaşma lazım." (s.251)

huzur'da türklük, türkiyelilik:
"bugün bir insan türkiye'yi her şey olabilir sanabilir. halbuki türkiye yalnız bir şey olmalıdır; o da türkiye. bu ancak kendi şartları içinde yürümesiyle kabildir. bizim ise elimizde adetten ve isimden başka bir şey, müspet bir şey yok. cemaatimizin adını biliyoruz, bir de nüfus ve vatan genişliğini...bir imparatorluğun tasfiyesinden doğduk. bu imparatorluk eski bir çiftçi imparatorluğuydu." (s.247)

"yeni türk insanının ölçülerini kim biliyor? yalnız bir şeyi biliyoruz. o da birtakım köklere dayanmak zarureti. tarihimize bütünlüğünü iade etmek zarureti. bunu yapmazsak ikiliğin önüne geçemeyiz." (s.250)

tanpınar'dan bir aydın basireti, vizyonu:
"dar muhitlerin dışında, eskilerden zevk alan gittikçe azalıyor. biz galiba son halkayız. yarın bir nedim, nef'i hatta bize o kadar çekici gelen eski musıki, ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecek". (s. 251)  (ne diyelim haklısın üstad, valla aynen öyle oldu.)

huzur'da yahya kemal sesleri:
huzur'da tanpınar, hocası olan yahya kemal'i selamlamaktadır. yazar, özellikle bazı noktalarda yahya kemal'i ihsan karakteriyle özdeşleştirmekten geri durmamıştır. özellikle ihsan'ı tanıttığı bir kaç yerde şu minvalde sözler söyler: "gençliğinin en parlak ve verimli döneminde yedi sene paris'te öğrenim görmüş, batı klasiklerini yutmuş, fransız şairlerden baudleire, verlaine, mallarme'yi hatmetmiştir. sonra memleketine döndüğünde batılıların hepsini , en sevdiği şairleri bile bırakmıştı. garip bir şekilde kendimize ait olan şeylerle uğraşmış, yalnız onları sevmeye çalışmıştı. bir nevi kendi kaynaklarına dönmüştü. baki'yi, galib'i, nef'iyi, naili'yi, nedim'i, dede efendi'yi, ıtri'yi anlamaya ve tatmaya kendini vermişti." (s. 40- 187)

yazar, hocası olan yahya kemal'in şiir dizelerini mümtaz'a söyletmeyi ihmal etmemektedir:
günler kısaldı, kanlıca'nın ihtiyarları
bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları (s. 211)
sonrada şu yorumu yaptırır mümtaza: "çok büyük bir şey. hiç değişmeyecek bir şey yakalamış. bu sonbahar saati ancak böyle anlatılabilirdi." (tanpınar bu sözleri yazdığında yahya kemal, halen hayattadır. kendisi için ne büyük bahtiyarlık olsa gerek)

"yahya kemal, bizim romanımız, şarkılarımızdır. diyordu hakkı da var." (s. 244)

"işte yahya kemal'le zevkimize gelen o saf şeklinde eskiyi aramak ve duymak arzusu onda yoktu." (s. 263)

tanpınar mizahı:
tanpınar'da güçlü bir espri ve mizah anlayışı vardır. işte bunlara bir kaç misal;
" mümtaz, kendisinden para isteyen dilenciye bakar. dilenci belden aşağısı sakat olan ve ellerine geçirdiği takunyalarla yürüyen biridir. mümtaz dilenciyi şu şekilde tasvir eder: "bu haliyle daha ziyade bir kabusu, yarım doğmuş bir fikri canlandırıyordu."

 "ah bu yoldan çıkabilseydi. fakat yürüyebilmesi için yolun ayaklarının altından kaymaması, olduğu yerde durması lazımdı."

tanpınar'dan muzip bir, kadın betimlemesi: "sarışın, iri kemikli, dolgun göğüslü, hülasa, malzeme itibariyle oldukçe zengin ve sağlam."

türk edebiyatında sıra dışı bir karakter: yaşar bey
tanpınar'ın türk edebiyatına kazandırdığı belki de en enteresan karakter; yaşar bey karakteridir. yaşar bey bir ilaçkolik, yani ilaç bağımlısıdır.
"altı senelik sabırlı bir çalışma sayesinde başkalarında kendiliğinden olan birçok şeyler onda ilaçla olmaktadır. yaşar bey ilaçla uyur, uyanıklığın vuzuhuna, kalkar kalkmaz aldığı bir kaç aspirinle erer, ilaçla iştahını açar, ilaçla hazmeder, ilaçla dışarıya çıkar, ilaçla aşk yapar, ilaçla arzulardı. rochei, bayer, merck gibi firmalar onun hayatının belli başlı yardımcılarıydı." (s.159)

"yaşar bey ilaçlardan bahsederken en istiareli dilleri kullanır. c vitamini aldım diyeceği yerde, seksen beş kuruşa bir milyon portakal aldım der... günün saatleri alacağı ilaçlara göre taksim edilmişti. - lütfen hatırlatın,  saat tam üçte pepsin'imi alacağım. urotropin almayı unutmuşum, allah vere de bir manasızlık çıkmasa." (s.160)

ahmet hamdi tanpınar'a doyum olmaz. her biri bir vecize olan sözlerinden sadece bir seçki mahiyetinde;
tanpınar'dan inciler:
* fakat bizim memlekette aranan kaybolur. şark oturup beklemenin yeridir. biraz sabırla her şey ayağınıza gelir. (s.10)
* mümtaz etrafına bir sene evveline dönmek için, en kısa bir yol arar gibi bakındı. (s.20)
* devam etmesi lazım gelen işte bu türküdür. çocuklarımızın bu türküyü söyleyerek, bu oyunu oynayarak büyümesi... her şey değişir, değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir. (s.21)
* çünkü suyun sesi, aşkın, ihtirasın sesinden kuvvetlidir. karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur. (s.32)
* annen burada yatıyor demişlerdi. fakat mümtaz bu mezarı bir türlü benimsememişti. o zihninde annesini babasının yanına gömdü. belki de bütün ömrünce ikisini beraber görmeğe alıştığı için, ayrı ayrı yerlerde yattıklarını düşünmek ona ağır geliyordu. (s.35)
* hayır allahtan birşey istemeyecekti artık. onu kaderiyle veya ömrünün arızalarıyla karşılaştırmayacaktı. çünkü istediği şey olmazsa kaybı iki misli olacaktı. (s.44)
* demek ki sade ıstıraplarımız, üzüntülerimiz değil, tesellileri, mukavemet çareleri de miraslarımız arasında. (s.53)
* yatak ve yastık. kaç türlü rüya ve kaç cins uyku vardı burada (s.54)
* mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. biri istanbullu olmak, öbürü de boğaz'da yetişmek. üçüncü ve en büyük şartı tıpkı tıpkısına nuran'a benzemek, nuran gibi konuşmak, nuran gibi...(s.75)
* harbin, ihtilalin korkunç tarafı, asırlarca gayretle, terbiye ile, kültürle yendik sandığımız bu kaba kudreti birden bire başı boş bırakmasıdır. (s.93)
* konuşurken ihsan'ın repertuvarını sarf ettiğinin farkındaydı. - demek ki satıhtayım... daha kendimi bulamadım. (s.110)
* bir kadın tarafından sevilmek o kadar tabii bir şeydi. kendisinden yüz binlerce sene evvel başlayan bir tecrübe idi. fakat ölüm gibi, hastalık gibi, ancak şahsımızda duyduğumuz zaman tamamlanan bir tecrübe. (s.134)
* mümtaz için nuran'ın yaşadığı ev, tıpkı acemaşiran bestenin son beytinde anlattığı cennetti. (s.151)
* üsküdar'da hakiki kadın saltanatı var. (s.168)
* niçin bugünü yaşamıyorsun, mümtaz? neden ya mazidesin, ya istikbaldesin. bu saat de var. (s. 180)
* artık zihnimde değil, senin vücudunda düşünüyorum. şimdi vücudun düşüncemin evidir. (s.180)
* kendimizi tanımamızı ve sevmemizi istiyorum... ancak bu suretle insanı bulabiliriz. kendimizi bulabiliriz. (s.245)
* işte bu şarktı. mümtaz'a göre hem şifasız hastalığımız, hem de tükenmez kudretimiz olan şark! (s. 260)
* çabuk vazgeçiyoruz. müslüman şarkın en büyük hususiyeti budur. şark vazgeçer. sade güçlünün karşısında değil, zamanın, tabii zamanın karşısında vazgeçer.(s.323)
* hislerinin değil, düşüncelerinin adamı olman lazım. (s. 333)
* milli olan her şey güzel ve iyidir, ve sonuna kadar devam etmesi lazımdır. (s.345)
* huzur, iç rahatı... (s. 353)
* karşımda akşamı hazırlıyorlardı. tıpkı bir tiyatro dekoru gibi. evvela büyük, çok büyük kalaslar getirdiler. fakat ne kadar renkli şeylerdi. mor, kırmızı, lacivert, pembe, yeşil kalaslar. sonra onları birbirine çaktılar. güneşi asacağız buraya, diyorlardı. (s. 366)
* ya hep, ya hiç. hayır! her şeyden biraz. (s.375)
* istanbul, istanbul diyordu. istanbul'u tanımadıkça kendimizi bulamayız. (s.168) (hangisine kıyak geçerek, koyulaştıracağıma karar veremedim, ikisi de birbirinden çarpıcı sözler.)


7 Kasım 2012 Çarşamba

ahmet hamdi tanpınar - mahur beste


ahmet hamdi tanpınar'ın mahur beste'si, büyük bir zevkle ve zaman zaman kahkahalar eşliğinde okuduğum bir roman oldu. tanpınar'da inanılmaz bir mizah yeteneği var. nedense oğuz atay'a benzettim bu yönüyle. ikisinde  de kıvrak bir zeka ve eğlenceli bir anlatım var.

mahur beste, behçet bey'i ve hayatı etrafında oluşan kimlikleri, olayları anlatan bir romandır. roman, hakim bakış açısı anlatım tekniği ile yazılmıştır. yani olaylar bizzat yazarın ağzından anlatılmakta. olayın anlatıldığı zaman dilimi olarak ikinci abdülhamit, istibdat dönemi seçilmiştir. romanın kahraman kadrosu olarak; behçet'in babası, güçlü karakter yapısıyla ismail molla, kayın babası, muhteris ve dedikoducu kimliğiyle ata molla ve behçet'in güzelliği ve alımıyla kendine fazla gelen karısı atiye hanım sayılabilir.

mahur beste, olay örgülerinden ziyade karakter tahlilleriyle ön plana çıkan bir roman. tanpınar'ın gözlemleri ve incelikli karakter tahlilleri okunmaya değer. romandaki karakterler kurmaca karakterler olmaktan çok, hayattan alınmış kanlı, canlı karakterler. bu yönüyle  sahiciler. mahur beste'yi okuduğumuzda bu karakterlerin aslında sokakta her an rastlayabileceğimiz, tanıdığımız kişiler olduğu fark edilebilir.

behçet'in doğuştan zayıf, çelimsiz, ihtirassız oluşu tanpınar tasvirleriyle okunmaya değer. babası ismail molla'nın güçlü ve baskın kişiliği nedeniyle oğlunu sevmemesi ve sonraları oğlunu böyle kabul edip ona acıması, eşsiz bir anlatıma sahip. behçet'in karısı atiye'yi kendisine fazla görmesi, onun karşısında komplekse girmesi ve kendini küçük görmesi iç burkucu. atiye'nin iyi bir evlilik yapması için bütün özelliklere sahipken, kendisini behçet'le yatak odasında bulduğu düğün gecesi sahnesi unutulmayacak olan roman sahnelerinden biri.

romandaki mizah unsurları ince bir zeka ürünü. müthiş ironik. mesela aklıma ilk gelen, çok güldüğüm diyaloglardan biri: kalfalar ismail molla'ya oğlu behçet'in ne kadar terbiyeli ve utangaç olduğunu anlatırlar. derler ki ; bütün beyoğlu kadınları behçet'in önünde soyunsa behçet başını önüne eğer ve hiçbirine bakmaz. bunun üzerine ismail molla sinir krizi geçirerek: eğer gerçekten öyleyse, allah sizin de onun da belasını versin.

ironik ve mizahi bir diğer anlatım: ata molla satranç sever biri olarak satrançtan anladığını söyleyen bir köle alır konağa. ne var ki aldığı köleye muntazam olarak yenilmektir. iki yıl geçtikten sonra ata molla ölür. damatlardan biri ölümünden köleyi sorumlu tutar. köleye satrançta haddini bildirmek için onu kendi konağına  alır ve kayın pederiyle aynı akıbeti paylaşır: satrançta köleye muntazam olarak yenilmek.

mahur beste, tanzimat dönemini konu alır. modernleşme çabaları, batıyı taklitten öteye geçmez. bununla ilgili roman karakterlerinden sabri hoca'nın yerinde bir tespiti vardır: "bizler batılılaşmayı üzerimizdeki gömleği çıkarmak sanıyoruz. ne var ki gömlekleri çıkardıkça bunun yetmeyeceğini anlamıyoruz. önemli olan dıştaki gömleği çıkarmak değil, içimizdekileri değiştirmeye çalışmaktır." minvalindeki sözleriyle osmanlı batlılaşmasının sathiliğine vurgu yapılmıştır.

romanda mahur beste'nin bestekarının talat bey olduğu yazılı. mahur beste'nin acıklı bir öyküsü vardır. bestekar talat bey'in çok sevdiği genç karısı bir arap subayıyla kaçmıştır. ayrılık acısına dayanamayan talat bey mahur beste'yi bitirdiği gün trajik bir haber alır; karısı ölmüştür.

mahur beste demişken attila ilhan'ın darağacında can veren üç yiğit (deniz gezmiş, hüseyin inan, yusuf arslan) için yazdığı ve rahmetli ahmet kaya'nın da muhteşem yorumladığı mahur beste'yi anmamak olmaz. roman bittiğinde dinlenmesi tavsiye olunur.


                          mahur beste
Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede, yalnız 
O mahur beste çalar, Müjgan'la ben ağlaşırız. 
Gitti dostlar, şölen bitti, ne eski heyecan, ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız,
O mahur beste çalar, Müjgan'la ben ağlaşırız.


Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı.

Güneşten ışık yontarlardı, sert adamlardı.
Hoyrattı gülüşleri, aydınlığı çalkalardı. 
Gittiler, akşam olmadan ortalık karardı. 


Bitmez sazların özlemi, daha sonra daha sonra.

Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara.
                                          attila ilhan.


son söz olarak; 

tanpınar, romanı büyük bestekar ve aynı zamanda mahur beste'nin de bestekarı olan eyyübi bekir ağa'ya ithaf eder.



5 Kasım 2012 Pazartesi

haluk oral - şiir hikayeleri

kitabın yazarı haluk oral boğaziçi'nden emekli bir matematik profesörü. kendisiyle iki gün önce mardin'e gelişinde tanışma fırsatı buldum. üniversitemizde bir kısa bir sunum da yaptılar. haluk oral, matematik aşığı olduğu kadar edebiyat aşığı da olduğunu hatta tavla aşığı oluşundan tutkuyla bahsetti. "ben aşığım bunlara"  derken imrendim doğrusu. ilerlemiş yaşına rağmen tutkusunu, merakını ve heyecanını hiç kaybetmemiş.

şiir hikayeleri, şairlerin şiirlerini hangi saiklerle, kimlere ve nasıl yazdıkları hakkında bilgiler veren bir kitap. haluk oral, şiirler hakkında bilgiler verirken somut delillere başvuruyor. bu deliller arasında mektuplar, şiir karalamaları ve hatıratlar var.

kitapta titizlikle hazırlanmış 10 şiir ve hikayeleri var. bunlar;
özdemir asaf, lavinia
nazım hikmet, kurtuluş savaşı destanı,
ahmet arif, hasretinden prangalar eskittim
melih cevdet anday, tohum
orhan veli, efsane
orhan veli, sere serpe
necip fazıl, kaldırımlar
orhan kemal, bir beyrut hikayesi
ahmet haşim, o belde
yahya kemal, salim rıza'ya rubai

ve oğuz atay'ın tutunamayanlar romanında, sevilisi sevin seydi'nin etkisinin anlatıldığı; son bölüm yer alıyor.

kitabın en ilginç çıkarımlarından biri; nazım hikmet'in "kurtuluş savaşı destanı" şiirinin ilk basımlarında ve şairin el yazmalarında yer alan; akif inanmış adam, büyük şair dizesinin sonraki basımlarda yayınevlerince şiirden çıkarılması ve günümüz yayınlarında bu dizelerin geçmiyor olmasıdır. bu gerçekten enteresan, üzerinde düşünülmesi ve sorgulanması gereken bir ayrıntıdır. diyebilirsiniz ki -nerden biliyorsun belki şair çıkarılmasını istedi. ancak ne yazık ki bu ihtimal doğru gözükmüyor. zira şiiri bastıran üçüncü yayınevi bu dizeleri çıkardıktan sonra, nazım arkadaşına yazmış olduğu mektubunda (üstünden birkaç yıl geçmiş olmasına rağmen) yine bu dizeleri kullanıyor. ayrıca nazım hikmet'in kendi sesinden olan şiirlerinde de bu dizeleri okumaya devam ettiğini görüyoruz. farklı ve hatta rakip ideolojilerin temsilcileri konumundaki nazım'ın "akif' inanmış adam, büyük şair" demesi kanımca paha biçilmez değer ve önemdedir.

kitapta; ayrıca lavinia'nın gerçek kimliği, sere serpe'nin kimin için yazılmış olduğu, kaldırımların hangi psikoloji sonucu ortaya çıktığı anlatılıyor. özellikle lise ve üniversite öğrencilerinin şiirle ve edebiyatla olan bağlarını güçlendirmek ve onları şiire ısıtmak için oldukça faydalı bir kitap; şiir hikayeleri. bu kitabın şiir aşığı bir matematik profesörü tarafından yazılmış olması da bahs-i diger bir güzellik.

son söz olarak; ahmet arif  tek şiir kitabı olan "hasretinden prangalar eskittim" in ismini ilk başlarda ne olarak kurgulamıştır sizce ?  "dört yanım puşt zulası". böyle çıksa da fena olmazmış aslında,  ne dersiniz ?